TIKANMA
Masasının başında saatlerce oturmuştu. Saatler günleri kovalamıştı. Bazen sadece oturuyor, bazen iyi bir iş çıkarmadığını bilse de çöp kutusunu boylayacak kağıtları dolduramaya devam ediyordu. İki günde bir yayınevinden aranıyordu. Elinden geldiğince telefonlara çıkmaya ve cevabını bilmediği soruları yanıtlamaya çalışıyordu çünkü cevapsız bıraktığı çağrılar olduğunda, kapı zili çalınıyordu. Son teslim tarihini geçirdik Ziya Bey, ne zaman gönderebilirsiniz? En yakın sürede ileteceğim. Birkaç defadır en yakın süre dediğiniz için, bu en yakın sürenin ne zaman geleceğini bilmemiz gerekiyor. İnanın çabalıyorum. Çabadan ziyade, son teslim tarihini neredeyse bir yıl önce belirlemiştik, o yüzden bizi de sıkıştırıyorlar. Siz de beni sıkıştırıyorsunuz, Nilüfer Hanım, bu işler böyle olmaz. Genel itibarıyla aralarında, bu minvalde kısa, tedirgin ve rahatsız edici konuşmalar geçiyordu.
Hikayesini nasıl bitireceğini bilmiyordu. Yazar tıkanıklığı gerçekmiş diye geçirdi içinden. Kendi başına gelene kadar, bu tabiri ciddiyetle karşılamamıştı. Romanını yazmaya başladığında, taslağı belliydi, kurgusu belliydi. Karakterlerin başına neler geleceği, nasıl bir çözümlemeyle sonuca varacağı, hepsini tasarlamıştı ama şimdi, sonunu getiremiyordu. Süreç içerisinde, karakterleriyle beraberken onlara sunduğu geleceği değiştirecek birçok gelişme yaşanmıştı. Başta düşündüğü sonla onlara veda etmesi mümkün değildi. Veda mı etmek istemiyorum, diye düşündüğü de olmuştu.
İlk günler bu durumu ciddiye almamıştı, geçer gider biraz kafamı dağıtmam yeterli diye düşünüyordu. Romanıyla arasına başka eserler sıkıştırdı. Bir kasabanın yok oluşunu anlattığı mini bir hikâye. Sınıfsal farklılıklardan doğan eşitsizliğin yarattığı iletişim sorunları ve akabinde gelen içinden çıkılmaz kaos. Bir kız çocuğuyla babasının yürek burkan hikayesi. En çok da bunu sevmişti. Bitirdikten sonra kızını aramıştı. Sesini duymak istedim. İyi misin baba? Her şey yolunda mı? Kızı paniklemişti. Babası kızını yılda iki, en fazla üç kere arardı. Kızı aradığında, telefonlarına çıkmadığı sayısız gün vardı. Sadece iyi olduğunu yaz yeter, diye mesaj atardı kızı, cevapsız kalan aramalarından sonra. İlgili bir baba hiç olmadı. Yazılarından başka bir şeyle ilgilenmiyordu. Yapayalnız kalmasına şaşırmıyordu. Hatta yapayalnız kalmayı kendi istemişti. Gün içinde hatta bazen haftalarca baba olduğunu unuturdu, aklına bile gelmezdi. Ne kızı ne başka biri. Her şey yolunda, dediğim gibi sadece sesini duymak istedim.
Dört gün boyunca bilgisayarına boş boş baktı. Peş peşe üç cümle bile kuramıyordu. Yazıp, siliyordu. Bazen hiçbir şey yazmadan, sadece bakıyordu. Dışarı çıkıp, yürüyüş yaptı. Bir kafeteryada kahve içti. Oyun parkına gitti ve çocukları izledi. Bir anda bu durumun rahatsız ediciliğini düşündü. Orta yaşta bir adam, bankta oturmuş küçük çocukları izliyor. Bunu neden anormal bulduğunu sordu kendine. Kendi zihni değildi sanki konuşan. Gözlerini kapattığında, toplumu buldu karşısında. Her yaştan insan, ona bakıyordu. Oradan kalkmasını söylüyorlardı. Bu sefer onları dinleyeme karar verdi ve kalktı. İnsanlarla arasına giren duvarlara bir tuğla daha koymuştu. Gülümsedi. Uzaklaşmak hoşuna gidiyordu.
Kötü de olsa, içine sinmese de romanına bir son vermeye karar verdi. Eve vardığında, sıcak bir duş aldı. Temiz kıyafetlerini üzerine geçirdi. Bir sigara yaktı ve kelimelerle dans etmeye başladı. Olmuyordu. İçine sinmiyordu ama yazmaya devam etti. Durmadan, zihnini susturmadan. Karakterleri neye uğradığını şaşırmıştı. Yollarını kaybetmişlerdi. Savrulurken, suratlarına yedikleri yumruklardan, gözleri morarmış, ağlamaktan rimelleri akmıştı. Kötü giden bir şeyler olduğunun farkındaydılar ama elleri kolları kelepçeliydi. Ziya’ya ulaşmaya, onu durdurmaya, kendine gelmesini sağlamaya çalışıyorlardı ama nafile.
Son noktayı koymuştu. Bilgisayarından uzaklaştı. Sırtını sandalyesine yasladı. Canı yanıyordu ama son sekiz saattir kalkmadan yazı yazdığı için değil. Aylardır beraber olduğu, Menekşe’ye, Kemal’e, Hafız Hanım’a, Şakir’e, minik oğlan Ümit’e yaptıklarına yanıyordu içi. Gözlerini kapadı. Parmaklarını kütürdetti. Derin bir nefes aldı. Yazdığı son altmış sayfayı tek seferde sildi ve telefona sarıldı, Nilüfer Hanım’ı aradı.
Anka’nın Uyanışı hiçbir zaman tamamlanmadı.
Yorumlar
Yorum Gönder