DÖNGÜ

Çenesinde bir ağrıyla uyanmıştı. Ağzının içi gene yaralarla dolmuş. Saate baktı, daha gün aymamış olmalı. Biraz daha uyumakla uyanmak arasında yatakta dönüp durdu. Bacaklarından ellerinin parmak ucuna kadar, yataktan taşarcasına gerindi. Anlamlandıramadığı bir duyguyla yaşıyordu. Öfke. Sabah kalktığında kaşlarının çatık olduğunu fark ediyordu, gün içerisinde ve hatta uyumaya çalışırken bile. Her daim yanında olan bu duyguya hem dost hem yabancıydı. Silkelendi ve doğruldu. Yeni bir güne merhaba, diye söylendi hafif kısık bir sesle. 


Yola koyulmak için yaklaşık üç saati vardı. Sabah kahvesi ve sigarasıyla geçecek koca üç saat. Müzik dinlemek, kitap okumak, spor yapmak gibi aktiviteleri yapmacık bulurdu. Hepsine düşman olduğu için de boş vakitlerinde uğraşacağı bir meşgalesi yoktu. Genellikle boş boş duvara bakar, kahve fincanının içindeki köpüklere üfler, sigara paketini döndürür, kafasını kaşır, tırnaklarını yer ya da sürekli açıp kapattığı ayak parmaklarını izlerdi. O gün, üç saat boyunca paketine parande attırmaya odaklanmıştı. Evden çıkarken, enkaza dönmüş paketi çantasına attı. Zamanın durgunluğuyla ilgili bir sorunu yoktu. Öyle ya da böyle geçiyordu. 


Kulübeye varmak için yaklaşık 40 dakikalık bir yolu yürümesi gerekiyordu. Evden, ormanlık alana varana kadar on dakika şehrin içinden, yarım saat ise, engebeli ve soğuk orman yolundan. Havanın keyfini çıkarmaya çalıştığında, gene o duyguyla karşılaştı. Keyfine bakmayı düşünmeye başladığında hep öfkesiyle karşılaşır ve ondan kurtulmaya çalışırdı. Diğer vakitler içinde taşıdığı öfkeden haberi olmazdı. Kaşlarının arasındaki kası gevşetti ve aşağı düşmüş dudaklarına hafif bir gülümseme yerleştirdi. Kulübenin işleyişinde, insanlarla etkileşim halinde olmadığı için, güler yüzlü olmaması bir sorun teşkil etmiyordu. İşveren için, bonesini takması, ellerinin temiz ve yemeklerin tadının güzel olması yeterliydi. Oradan oraya koşturan, bağırıp çağıran çocuklarla karşılaşmak zorunda olmadığına seviniyordu. Mutfaktan çıkmadan on iki saatlik vardiyasını tamamlıyor, hiç kimselere görünmeden, arka kapıdan girdiği gibi çıkıyordu. Mutfak tezgâhı, fırın, ocak, lavabo, arka bahçenin harabe sandalyesi ve yaptığı yemekleri, çocuklara servis eden garson kızdan başkasını görmüyordu. Leyla’yı severdi ama her daim bu kadar mutlu görünmesinin altında yatan iki yüzlüden de korkardı. Rehabilitasyon merkezinde çalışmak için çocukları ve hayatı böylesine sevmek gerek belki de diye düşünürdü. Gün içinde bundan fazlasını düşündüğü de olmuyordu. Öfkesi ve Leyla’nın bitmek bilmez neşesi üzerine. 


Dönüş yolu elli dakika sürerdi. Yokuş yukarı. Eve gittiğinde, yemeğini kulübede yediği için yapacak başka bir işi kalmazdı. Kirden sertleşmiş, yırtık yerlerinden sarı süngerlerin fışkırdığı ikili koltuğuna eğri büğrü yatar ve tavana bakardı. Şanslıysa ikinci paketi henüz bitirmediği için, üçe geçmesine gerek kalmazdı. Televizyon mu alsam diye arada bir düşündüğü olurdu ama sonra vazgeçerdi. Tanımadığı insanların gürültüsünü eve taşımaya değmez diye düşünürdü. Uyuyana kadar yaklaşık iki saati olurdu. Huzurla tavana bakmak ve gözlerini dinlendirmek varken, renk cümbüşü bir ekrana bakarak yalnız olmayı kendine yakıştırmıyordu. Gece aniden uyanır, kendini koltukta yatarken bulur ve kalkıp yatağına giderdi. Tüm gece koltukta uyuduğunda, ertesi gün bel ağrısından yemek yapamaz hale geliyordu. 


Koltuktan yatağına, dört adımlık mesafeyi teperken, çenesini açıp kapadı, gene dişlerini sıkmıştı. 


Gün aymadan, karanlığa uyandı. Ayak parmaklarından el parmaklarına kadar gerindi. Dizginleyemediği öfkesi vücudunu ele geçirmiş gibi, kaskatı kesilmişti. Leyla’nın sonu gelmez neşesini düşündü. İstemsizce gülümsedi. Çenesinin ağrısından kurtulmak için, ağzını açıp kapamaya başladı. Sigara paketine doğru ilerledi. İşe gitmek için tam iki buçuk saati vardı. Bir dalı ağzına yerleştirirken, kahve makinesinin düğmesine bastı ve tırnaklarını yemeye başladı. 



Yorumlar