Kahve koyup geliyorum.

Evet geldim. Sadece kahve koymadım, bir dolu da soğuk su yaptım. İşim varsa, onu ertelemek için her şeyi yaparım. Odama geldiğimde, keşke masam bu kadar derli toplu olmasaydı diye geçirdim içimden. Biraz da masamı silerek, toplayarak vakit geçirebilirdim, bu beyaz kâğıdın önüne geçip, klavyede parmaklarımı gezdirerek, bir şeyler anlatmaya çalışmadan önce. Yazmak istemek ve hiç yazmamak üzerine bir makale yazabilirim. Arzu ve eylemin bu denli çatışmasının altında yatan şeytanı bulamıyorum. Beni durduran, harekete geçmekten alıkoyan düşüncenin ne olduğu bir muamma. Son kertede bunun disiplinsizlik olduğuna karar verdim ve yeni bir şeyler deniyorum. Her güne bir yazı. Geçtiğimiz haftalarda başladım ve tabii ki devamını getiremedim. En azından pes etmeden tekrar deniyor olmaktan da mutluyum. Her sabah bir saatlik bir alan açıyorum kendime. Kimi zaman akşam olur kimi zaman sabah. 


Hep özenmişimdir gece insanlarına. Akşam kahvesini koyar, loş bir ışıkta, odasının belli yerlerindeki mumları yakar, kısık ses müzik açar, tabii ki melankoli duvarlarına çarpanlardan. Arada bir üşüme gelir ve robdöşambrını üzerine geçirir. Uzun uzun yazarken bir anda bir duraksama gelir, kafası karışmıştır, belki gecenin yalnızlığı üzerine çökmüştür. Yüzünde minik bir efkâr emaresi görürüz ve bir sigara yakar. Sanki çektiği her nefes, yazısına dönmesine, hikayesindeki karakterle açılan arasını düzeltmeye yarar. Tekrar karakterleriyle buluşmak için inanılmaz bir heyecan duyar, sigarasını kül tablasında söndürürken. -belki de dördüncü sigarasını-  


Odası yeterince konforlu olmayabilir. Masası ve bilgisayarının duruşu da mükemmel değildir. Pencereden bakacak bir manzarası bile yoktur. Ama o, yazmaya devam eder. Tıkır tıkır. Çünkü o, yani yazar, o esnada orada değildir. Belki bir uzay boşluğunda, ya da bir perili evde, belki de bir mağarada. Ekrana baktığında gördüğü şey, beyaz üzerine siyah mürekkebin dağılımı değildir. Dünyanın gidişatını tamamen değiştirmeden önce, uzay boşluğunda savrulan teneke parçasına ulaşmanın yollarını arıyordur. Yüzyıllardır hiçbir ailenin yerleşmeye cesaret edemediği, devasa bir evin restorasyonunu yapan çiftin yanındadır. Onlar odalarda dolaşırken, o, genç çifti takip eden hayaletlerle birliktedir. Ruhlarındaki macera boşluğunu doldurmaya çalışan bir grup arkadaşın, çökmek üzere olan mağaradaki pişmanlıklarının ve korkularının içindedir. O, korkunun ta kendisidir. O, kahramanın ta kendisi ve o, hayaletin ta kendisidir.


Peki, kendime ne sormam gerekiyor? Benim karakterlerim kim? Ne hissedecekler? Nasıl bir mekân, nasıl bir evren onları sahiplenecek? Benim mesele ettiğim duygu ve durumlar ne olacak? Öldürdüğü kadınlara çiçek isimleri veren suçlu bir ruh mu? Yaşanan olaylara farklı reaksiyonlar gösteren, toplumun farklı yerlerinde yetişmiş, birbirinden tamamen ayrı üç karakter mi? Aynı apartmanın çatısı altında toplanmış, on altı farklı hikâye mi?  Çocukluk travmalarında sıkışıp kalmış, sevgiyi tanımlayamayan, dolayısıyla hayata bir türlü adapte olamayan Münevver mi? Hepsinin içine, kendi düşüncelerimi minik minik serpiştirecek miyim? Dünyanın kirini, insanların adaletsizliğini, canlı olmanın heyecanını ve yok olmanın belirsizliğini...


Bunları yazarken bile heyecanlanıyorum. Aslında başta kendime sorduğum sorunun cevabını içimde bir yerlerde hissediyorum. Yazma arzusu ve bu arzuyu eyleme dökemeyen bir yazar hakkında yazmalıyım belki de. Thomas Bernhard’ın Kireç Ocağı’nda yazdığı gibi; makalesinin başına bir türlü oturamayan, mükemmel ortamı sağlamak için ses geçirmez, müthiş izole bir kireç ocağına taşınan ama gene de ortamın kusursuz olmasını sağlayamayan ve sonunda makalesini bitiremeden hapsi boylayan ve yazmak için hiç şansı kalmayan biri olmak istemiyorum. Zihnimdekileri dökmek istiyorum. 


İlk karakterim bir yazar olsun o zaman. Kısa bir roman. Yazmak üzerine. Tutkularını takip edemeyen beyaz tavşanlar üzerine. Hissettiği heyecan ve karşısında tabut gibi duran vicdan üzerine. Önünde ne gibi engeller olur? 

Geçim derdi.

Mutant eller.

Durulmayan bir zihin.

Korku. Belki kaygı bozukluğu.

Parasızlık.   

Harekete geçememe hastalığı.

Okuma-yazma bilmeme.

Fazla sosyallik.


Mesela bir yazar düşünelim. Fazla sosyallik hastalığına tutulmuş. Her ortamda yazı yazdığından bahsediyor ancak basılı herhangi bir işi yok. Sanatsal akşam yemeklerinin aranan yüzü. Konuşmalarda başı çekiyor. Her konuda bir fikri var, hatta ne çok fikri var şaşıyoruz. Yazmak üzerine bol bol konuşuyor. Nasıl teknikler kullanılması gerektiğini anlatıyor sanatsal akşam yemeklerinde, bir elinde kırmızı şarabı, diğer elinde piposu. Adı sanki Orhan. Neden bilmiyorum ama karakterimi erkek yapmak istedim. Orhan’ın neden bir türlü yazamadığı aşikâr. Orhan yazmak istemiyor, Orhan şovunda.


Mesela başka bir yazar düşünelim. Seslerden rahatsız oluyor. Kulak çınlaması var ama doktorlar bir türlü tanı koyamıyor. Karakterin bir adı ve cinsiyeti yok. Yazmak için ne zaman eline kalemini alsa, kulağında inanılmaz bir ağrı başlıyor. Kulaktan, kafasına doğru yayılan ve gözlerini karartıp onu uyku diyarına sürükleyen bir ağrı. Ne zaman yazmak için yanıp tutuşsa, sonunda kendini yatakta buluyor. Rüyalar aleminde ünlü bir yazar olmuş. Neden yazamadığı belli, rüyalarındaki o ünlü yazara kavuşmak istiyor. Yazmak değil, ünlü olmak istiyor.


Mesela şöyle bir yazar düşünelim; kafasında dönüp duran düşünceleri derli toplu bir şekilde başka insanlara aktarmak istiyor. Kafasındaki düşünceler dağınık ve bu yazarımız korku hastalığına tutulmuş. Tasvip edilmeme korkusu ağır bastığı için kendine ket vuruyor. 


Ya da mesela bir yazar, sadece yazmak istiyor. Bir yazar sadece yazmak istedikten sonra, yazar. Bu son cümle de benim dersim olsun.





 

Yorumlar

Popüler Yayınlar