ASANSÖR
Güneş ışınları gözümü kör etmek için ışık hızıyla penceremden içeri, yatağımın baş köşesine uzandığında saat henüz sabahın yedisiydi. Uyanıp döngüye girmek için iki saatim daha vardı. Işığı engelleme kabiliyeti olmayan stor perdelerimi yukarı çekeceğim, yatak odamı havalandırmak için penceremi açacağım, yüzümü bile yıkamadan kahve makinesine koşacağım. Kahve demlenirken pijamalarımı katlayıp, derli toplu bir şeyler giyineceğim. Yüzümü yıkamayı gene unuttum ama önemli değil. Kahveyi termosa koyarken, Mutlu mutfak kapısından dans ederek geçecek ya da beni korkutmak için çeşitli şakalar planlıyor olacak. Gün aydınlaşıp, gülüşeceğiz. Mutlu, pijamasının içine soktuğu eliyle poposunu kaşırken, rüyasında nasıl uçtuğunu anlatacak. Sağ ayağımı iki metre öne atıp, sol ayağımdan hız alıyorum ama nasıl hızlanmışım, apartmanların üzerinden koşuyorum sanırken, bir bakıyorum uçuyorum. Uçuş o uçuş, kimse bana yetişemiyor. Peşimde kim olduğunu görmek için sürekli arkama bakıyorum. Hemen ensemde bitiyor gibi ama görünürde de kimse yok. Genelde bu rüyayı anlatıyor. Bazen eve giren hırsızlardan ve onlardan kaçmak için pencereden atladığını ama yere düşmediğini, apartmanın dışındaki borulardan tutuna tutuna güvenli bir şekilde aşağıya ulaştığını anlatıyor. Bir keresinde geç saatte eve geldiğinde apartmanın kapısının önünde birinin yattığını fark etmişti. O gece beni arayıp, kapının önünde biri yatıyor, anahtarla kapıyı açarsam vakit kaybederim, otomata bas da kapı açılsın demişti. Aşağı inip onu apartman kapısında karşılamıştım. Yerde iki seksen uzanmış adamdan ağır bir tiner kokusu geliyordu. O geceden sonra asansör temalı rüyalar gördüğünden bahseder olmuştu. Kapı üçüncü kattayken açılmıyor, adam bir anda asansörün içinde var oluyor. Üç katı beraber çıkmışız ve daha otuz kat daha çıkacağız.
Yediden sekiz buçuğa kadar ne uyanık ne uykuda yatakta döndüm durdum. Sonunda mesanem beni yataktan kalkmaya ikna etti. Mutlu, bugün mutfak kapısının önünden sessizce geçti. Son sekiz gündür sessizce geçiyor. İlk gün, dikkatini çekmek için bas bas “Elim yandı!” diye bağırdım. Koşarak mutfağa geldi. Gülmeye başladım. Beni hala sevdiğini biliyordum diye takıldım. Yüzündeki endişe yerini uysal bir öfkeye bıraktı ve tek bir söz söylemeden mutfaktan çıktı. Muziplik yapıp aramızı düzeltmek istemiştim. Belli ki çok kızmıştı bana. Özür de dilemiştim ama yeterli olmamıştı. Olsun. Biraz siniri yatışsın, barışırız dedim. On yedi yılda, toplam on yedi kere yaşadığımız küslükler...
Tam kapıdan çıkarken, termosu salon masasının üzerinde bıraktığımı fark ettim. Mutlu! Termosu masada unutmuşum, ayakkabılarımı çıkarmayayım, verebilir misin? Ses yok. Ayakkabılarımı çıkarmadım, tabanlarımla basarak salona geçtim. Aksi bakışlarını yere indirmiş, ayaklarıma bakıyordu. Evin içine girme şunlarla, boku balgamı eve taşıyorsun diyor içinden, biliyorum. Zahmet etme Mutlu, termosu aldım. Hiç zarif olmayan bir tavırla kafasını önüne çeviriyor. Tamam, henüz barışmaya hazır değiliz. O benle konuşmasa da ben konuşmaya devam ediyorum. Akşam görüşürüz! diye bağırıp, kapıyı çekiyorum. Ne inatçısın be Mutlu. Benim boş boğazlığım seni hep üzüyor. Seni kırmak ister miyim be Mutlu? Patavatsızımdır biliyorsun. Evet beni kaç kere uyardın, biliyorum. Yok, çok haklısın. Sözlenecek söz değildi. Hele de o masada. Tamam, ne desen haklısın ama yaşananları, söylenen sözleri geri alamıyorum. Alamıyoruz ki Mutlu. Yerine yeni kelimeler ekliyorum. Ne kadar üzgün olduğumla ilgili kelimeler. Affetmek erdemdir,bu senin lafın Mutlu. Biliyorum, biliyorum limitin on gün. Beni tam on gün cezalandıracaksın. Sonra sarılacağız. Kabul. Son iki gün.
Geniş, düzlük bir arazide karşılaştığın bir fil vardı, hatırlar mısın? Ben hiç unutmadım Mutlu. Yemyeşil bir alan, kim bilir kaç dönümlük bir arsa. Miras kalsa köşeyi dönerdik, öyle diyeyim sen anla. Arazinin tam ortasında bir fil görüyorum. Amann mini minnacık bir şey. Yavru fil desen öyle de değil. Yanına yaklaştıkça kuş bakışı görünümü değişiyor. Bir anda yan yana geliyoruz. O minik sandığım fil var ya! O minik falan değilmiş. Minik olan benmişim. Filin yanında karınca kadardım Kudret! Ayakları kocamandı, üstüme basıp beni ezeceğine, suyumu çıkaracağına emindim. İç organlarım yerle bir olacaktı, bedenimden eser kalmayacaktı. Ona doğru yaklaştıkça, filin heybetine şaşıp kalıyorum. Gözleri narin narin bakıyor ama bir manevra yapsa hortumuyla beni boğacağının sinyallerini de veriyor namussuz. Ben hebe hübe bir şeyler anlatıyorum. Aman fil kardeş, yapma fil kardeş gibi bir şeyler geveliyorum. Kardeş lafını duyunca fili gülme tutuyor. Fillerin kahkahası gür olur sanırdım ama bizim fil ince ince kıkırdıyor, utangaç bir kıkırdama gibi. Uyku kaçıran bir düş değil bu Mutlu diye dile geliveriyor benim fil. Rüyada rüyanın rüya olduğu söylenmez diye bir bağırıyorum ben file. Neye uğradığını şaşırıyor. Tam böbürlenip, omuzlarımı dikleştireceğim sırada bu bana hortumuyla bir vuruyor, orada uyandım. Rüya tabirlerinden psikanalize uzanan, hiçbir anlamı olmayan ve hiçbir yere varmayacak olan yorumlarımızın havada süzüldüğü o gece ne çok eğlenmiştik. Boşboğazlık etmek istememiştim Mutlu. Affet. Akşam eve gelemeyeceğim için affet. Biliyorum, çok kızgınsın ama kızma kendine Mutlu. İki gün daha dayanamadın be Kudret diyorsun biliyorum. İki gün sonra sarılacaktık diye kahroluyorsun. Seni tuzağa düşürdüm. Üzgünüm. Ruhunu karanlık bir kutuya koydum ve hapsettim. Kutuyu açmak için on gün beklemeni istemiyorum. Kutuyu en başta kapatmanı dahi istemiyorum. Zamanı aleyhine harcamanı istemiyorum. Haklısın, her zamanki gibi başına bela oluyorum. Bundan kaç yıl önceydi, şimdi tam hatırlayamıyorum, bir mektup yollamıştım sizin eve. Annenin adına postalamıştım, tam bir baş belasıyım, evet. Zamanında bana anlattığın kösnül rüyaları tek tek yazıp, bir de sayfalarca resmetmiştim. Annen ilk sayfayı okuduktan sonra, mektubu odandaki masaya bırakıp, üzerine de bir not yazmıştı. Benim adıma geldiği için açtım, sadece ilk sayfayı okudum. Okuduktan sonra sana geldiğini anladım ve devam etmedim. Özür dilerim. Ne kadar narin bir kadındı. Senin annene benzediğini söyler dururdum. Sen de annen kadar elegant, hassas, duyarlı ve güçlüsün. Akşam eve gelemeyeceğim için üzgünüm Mutlu. Ama biliyorum, bir filin uyluk kemiği kadar dayanıklısın hatta silikon karbit kadar. Tam ne olduğunu hatırlamıyorum ama bahsetmiştin ya, onur ödüllü dayanıklı bir maddeymiş silikon karbit. Sen ondan daha dayanıklısın, biliyorum. Bu yaptığın hiç hoş değil, görüyorum; kendini paralıyorsun; vay efendim, o termosu ona uzatsaydım, sarılsaydım diye. Hiçbir önemi yok Mutlu. Ben senin aksi bakışlarını da çok sevdim. Yerinden kalkmamanı, bana o termosu getirmemeni, beni kendinden mahrum bırakarak verdiğin on günlük cezaları da sevdim. Hiçbir önemi yok, bana inan. Şimdi, buradan da görüyorum seni.
Ankara’dan Bodrum’a giderken Afyon ve Denizli il sınırlarında bir göl vardı, neydi adı? Ha evet Acıgöl. On yıldır yaptığımız bu yolculukların ilkinde neye uğradığımı şaşırmıştım. Arabanın içindeyken çürük yumurta bırakmak yasak demiştik, ayıp oldu Mutlu, burnum kırıldı demiştim. Sen de açıklamıştın; Acıgöl tektonik olduğu için kokuyor demiştin. Böyle bilgileri hep senden öğrenirdim ama aklımda tutamazdım. Şimdi düşünüyorum da rüyalarını anlatırken hiç benden bahsetmemiştin. Belki yarın bir başkasına anlatırsın. Beraber uçabiliriz ya da asansördeki o adamı beraber alt edebiliriz. Canavarın kim olduğunu çok iyi biliyorum. Hadi kızma kendine artık. Pireleri beraber ayıklayacağız. Biz beraberken bizim de dört bacağımız var. Tanrıça yükseliyor, tapınakta bekliyorum seni.
Yorumlar
Yorum Gönder