Yetişkin Bezi
Mutfağı griye boğan dumanı görünce tencerenin dibine yapışan dolmalık fıstıkların yandığını fark etti. Birini söndürdükten hemen sonra yaktığı sigarasının henüz yarısını bile bitiremeden kül tablasına bastı. Ocağın altını söndürmek için balkon terliklerini ayağından çıkarmadan mutfağa daldı. Sessizce söylendi. Kendine kızıyordu. “Sorumsuz seni. Denildiği kadar varsın. Hiç boşa ocağın ateşini suçlamaya kalkma.” Musluğun altına yerleştirdiği tencereden fısss diye bir ses yükseldi. Etrafı kaplayan dumanı kapı dışarı etmek için mutfağın penceresini açtı. İçeriye soğuk gitmesin diye de hemen mutfağın kapısını kapadı. Yıkayıp ayıkladığı dolma biberleri önüne çekti. İçindeki tohumları çıkarayım derken koca parmaklarıyla kırdığı biber gövdelerine hüzünlendi. Ne içini ne dışını mutlu edebildim diye içinden geçirdi. Dolma biberin iç harcı hazırdı. Annesi dolmada fıstık sevmezdi, sevmediği her şey için alerjim var bahanesini kullanırdı. Nuran ise dolma fıstıksız olduğunda yediğinden tat almazdı. Evde kalan son üç beş fıstığı da yakarak kendine çelme takmıştı. Çatalın ucuyla harcın tadına bir kere daha baktı. Yiyenlerin ağzının suyu akardı, öyle lezzetliydi. Pirinçler tam ayarında pişmiş, baharatlar tam kıvamında eklenmişti. Nuran biliyordu ya, annesinin dilinden kurtulamayacaktı. Çok tuzlu, az karabiberli, pirinçler lapa, acı biber çok. Dili yanacak. Suratı düşecekti. Annesi yemekten memnun kalmayacaktı. “Hani tavuk yiyecektik kız?” diye başına ekşiyecekti. Dolma biberler pişe dursun bir sigara daha içmek için balkona çıktı. Çöp kutusunu balkona taşımasına sebep olan mor tavukla göz göze geldi. Daha fazla kokuşmasın, soğukta kokusu kırılır diye çöpün kapağını kapatmamıştı. “Beş gün dışarıda kaldın diye bu ne şamata!” diye tavuktan hesap sordu. Kokuyu alan evde ceset sakladıklarını sanırdı. Ayfer Hanım’ın kör kedisinin, yerle bir mesafe balkonun önünde ciyaklaması da bundan sebepti. Sigarasını tüttürürken hadi kış kış diyerek kovmaya çalıştığı, gözleri oyuklarından ayrılmış kedi, eli boş dönmemeye kararlıydı. İçerden bir parça ekmek alıp, kedinin önüne attı. Kandırılmaya niyeti olmayan kör kedi iyice hırçınlaştı. Son çare eline bir poşet geçirip, morarmış, kokuşmuş tavuğu kedinin önüne attı. Kedi tavuğun etrafında dört döndü, burnunu tavuğun çıplak bedeni etrafında gezintiye çıkardı. Uzun uzun kokladıktan sonra görmeyen gözleriyle etrafına bakındı. Nuran’la göz göze geldiler. Kara bir pars gibi hırçındı bakışları. Nuran’ın içi çekildi. Dili boğazına kaçtı. İki derin, karanlık çukurun içinde kaybolacağını sandı. Kedi biraz daha bakındıktan sonra canının derdine düşmüşçesine, koşmaya başladı. Sokağa fırladı, uzaklaştı. Nuran şöyle bir iç geçirdi, neyse geri gelir herhalde diye düşünüp içeri girdi. Salondan yükselen mırıltılara kulak kesildi.
“Bana mı seslendi anne?”
“Kışın ortasında pencere mi açıyorsun kız sen? Bacaklarım tutmaz oldu.”
Saadet Teyze’nin bacakları son on iki yıldır tutmuyordu. Nuran cevap vermeden, hemen mutfağa dönüp pencereleri kapadı. Dolma biberlerin altını kontrol etti, tencereye biraz daha su ekledi. Çamaşır makinesinin üç saat önce durduğu aniden aklına düştü. Çamaşırlar kokacak diye bir panik, banyonun yolunu tuttu. Annesi hala içerden söyleniyordu. Kulak asmadı. Çarşafı makineden çıkardı, kontrol etti. Çiş lekesi çıkmıştı. İçi rahatladı. Son yedi yıldır yaptığı gibi annesinin pijamalarını, iç çamaşırlarını, nevresimleri bir güzel çırptı, askılığa yerleştirdi. Babasına aniden bir özlem duydu. Babası henüz ellilerinin ortasındayken kalbi durmuştu. Karısının yataklara düşmesini hep kendinden bilmişti. Direksiyonu tutan sorumludur diye diye kendini hırpalamıştı. Kazadan sonra karısının iyiden iyiye kulu kölesi olmuştu. Bir dediğini iki etmemiş, bir gülümsemesi için on maskotluk yapmıştı. Günlerden bir gün karısını yatırdı, yanağına bir öpücük kondurdu, onu sevdiğini söyledi, karısı cevap vermedi. Boş gözlerle kocasına baktı. Karısının kazadan onu sorumlu tuttuğunu Nevzat Efendi o gece anladı. Ertesi gün Nuran işe gitmek için erkenden kalktı, salonda babasını uyurken buldu. “Babam, kalk yerine yat.” diye dürttü. Babasının kolu boşluğa düştü. Nuran elini babasının burnuna götürdü, parmaklarıyla nabzını yokladı. Babası gitmişti. O gün bugündür, annesiyle bu evde yalnız kaldı.
Kazadan bir sene sonra Japonya’ya taşınan abisi, babasının cenazesine yetişemedi. Mesafeleri bahane bildi, tatillerde bile eve gelmez oldu. Saadet Teyze’nin göz bebeği, kara kaşına kara gözüne kurban olduğu oğlu, ana kızı baş başa bıraktı. Saadet Teyze’nin bir numarası olma vasfını ise hiçbir zaman bırakmadı. Salonun baş köşesine yerleştirilmiş gümüş çerçevede oğlunun fotoğrafı vardı. Hemen yanında gelininin ve torunlarının fotoğrafları sergileniyordu. Bayram seyranda eve gelen misafirlere böbürlenerek oğlunu anlatırdı. Çalışkanlığı, dürüstlüğü, mertliği, hayırseverliği, vefası dilinden düşmezdi. Anası konuştukça Nuran bıyık altından gülerdi. Saadet Teyze’nin gözünden kaçmaz, hemen söylenmeye başlardı. “Şu öksürüğüne bir çare bulamadın Nuran, kulağımın dibinde gece gündüz öhö öhö öksürüp duruyorsun. Sigarası bitmez ki, gece gündüz ağzında bir çubuk. Elleri sarardı. Doktorun dediğini yap, yaptığını yapma diye boşuna dememişler. Gerçi bizimki tam doktor olamadı, aile doktoru diyorlar, o ne demekse artık.” Nuran yerin dibindeyken, misafirler ne yapacağını şaşırır, ona soru sorup gerginliği azaltmaya çalışırlardı. Nuran hepsini bir bürokrat gibi cevaplar, bunaldım, yoruldum demez, pireyi deve yapmazdı ama deve çoktan yoldan çıkmıştı, üstüne kim binse, alaşağı ediyordu. Geçtiğimiz bayram misafirler gittikten sonra, annesinin biraz içi sızlar da kızından bir özür diler diye bekledi. Mutfakta bulaşıkları yıkarken annesinin seslendiğini duydu. İçi ısındı, yüzüne bir gülümseme oturdu. “Efendim annem.” “Kız sen beni öldüreceksin. Nebahat halanlara rezil olduk. Gümüşlerin hepsi kararmış. Bir bayramımız var, şunları bir güzel kalaylayayım demedin mi?”
Dolma biberler suyunu çekince altını kapattı. Tabak, çatal, bardağı aldı salona geçti. Annesinin önüne sehpayı çekti. Annesi uyuyordu. Nefes alışıyla inip çıkan kaburgalarını izledi. Babasını salonda put gibi nefessiz bulduğundan beri zihnini ele geçiren kaygıya söz geçiremiyordu. Evde olduğu günler, yarım saatte bir salona girip annesini kontrol ediyordu. Hareketsiz biçimde sere serpe kaldırımlarda yatan sokak köpeklerinin ciğerlerine dolan havayı takip etmesi gibi, annesinin göğüs hareketlerini kontrol ederdi. Saadet Teyze dünyaları yemesine ve hiç hareket etmemesine rağmen bir deri bir kemik kalmıştı. Annesi kilo verdikçe, Nuran kilo alıyordu. Koltuklara sığmaz olmuştu. Kendi ağırlığını taşırken ayak bilekleri ağrırdı ama iş annesini taşımaya gelince ağrılara kulak asmazdı. Annesini kucağına aldığı gibi kakasını çişini yaptırır, altını temizler, banyosunu yaptırır, yatağına yatırırdı da bana mısın demezdi. Tabağın çatalın sesine uyanan Saadet Teyze menüde tavuk olmamasına içerledi. Şapur şupur çorbasını yudumlarken, “Kız sen bizi hasta mı edeceksin? Niye açtın o pencereleri?” diye söylendi. “Geçtiğimiz ay yaşattıklarını daha unutmadım, hala içim üşüyor.” Havanın soğuduğuna ikna olduklarında Nuran kombiyi açmıştı ama kaloriferler bir türlü yanmamıştı. Ertesi gün sorunun ne olduğunu anlamak için bir tesisatçı çağırdı. Adam “Abla kaloriferin suyunu, havasını boşaltmamışsınız.” deyince Saadet Teyze söylenmeye başladı; “Akılsız desen değil, müsrifliğinden mi sorumsuzluğundan mı böyle şeyler gelip bizi buluyor bilmem.” Nuran cevap vermedi.
Sana soruyorum kız, niye açtın? Sigara mı içiyordun yine?
Bir koku vardı, çıksın diye açtım.
Çarşaflarım burnuna koku çaldı her hâl.
Yok annem olur mu öyle şey, mutfakta fıstıkları yaktım.
Fıstıkla ne işin vardı? Hele dolmaya koyup beni mi öldürecektin?
Nuran iç çekti, genelde yaptığı gibi sessiz kaldı, cevap vermedi. Kafasını televizyona doğru her döndürdüğünde abisiyle göz göze geliyordu. Vitrinde sıralanmış aile portresinin yanı sıra tüplü televizyondaki dantelin üstünde, minik bir çerçevede abisinin küçüklük fotoğrafı duruyordu. Dokuz numara astigmatı yüzünden gözleri fal taşı gibi büyümüş abisine tiksintiyle baktı.
Hayırdır Nuran o surat ne? Yemekler senin suratını bile ekşitti. Kız kendi yaptığın yemeğe biraz saygı duy. Deve tabanının yaprakları hep yerlere dökülmüş, onları da bir toplayıver. Sen bu bitkilere bakamadın. Toprak değiştirme vakti geldi, geçti her hâl. Seni mi sevmediler kız yoksa? Arada bir iki kelam bir şey konuş. Bitkiler konuşuldukça serpilir. Öyle suratsız sularsan, ömür billah pas vermezler sana. Zaten kala kala iki yaprağı kalmış zavallının.
Astigmatından kurtulmak için abisi gözlerinden ameliyat olmuştu. Kesin arka koltukta söyleniyordu; ah gözlerim acıyor, vah canım yanıyor demişti de babasının dikkatini dağıtmıştı. Babası kendini yiyip bitirirken bu cibilliyetsiz, görme yetisini düzene sokup sessizce kaçmıştı. Yıllarca “Günahını alma Nuran, kefaretini ödeyemezsin.” diye kendini tembihleyip durdu.
Dolmalar pişmemiş Nuran, ağzımda kayış gibi büyüdüler, döndürüp duruyorum.
Kırkı geçkin, otuzuna varmadan gönüllü bakıcı olan Nuran, boş tabakları alıp mutfağın yolunu tuttu. Arkada ses olsun diye duvarda asılı duran küçük televizyonun düğmesine bastı. Aklı ne geleceğinde ne geçmişinde ne televizyondan yükselen seslerde. Bulaşıkları yıkadı. Balkona çıkıp bir sigara yaktı. Ayfer Hanım’ın pencereden sarkan üst bedeni dikkatini çekti.
İyi akşamlar Ayfer Hanım.
Nurancığım iyi akşamlar. Ay gözüm yollarda kaldı, benim pasaklı Katya ortalarda yok. Apartmanın etrafından ayrılmak hiç huyu değildir halbuki.
Sabahtan hazırladığı sakızlı muhallebileri salona taşıdı. İki kadın kaşıklarını beyaz muhallebiye batırıp televizyona bakarken farklı hayallere daldılar. Saadet Teyze geceleri pek uyumaz olmuştu. Uykusuzluğuna yaşlı hastalığı derdi. Saatlerce televizyon izlerdi. Kızı televizyonun sesinden ne zaman şikâyet etse, sen beni anca yaşlanınca anlarsın diye eklerdi. Bazen gözlerine bir hüzün çökerdi. Nuran annesinin ne düşündüğünü merak ederdi de soramazdı. Aksileşecekti, keyfi kaçacaktı. İyisi mi öğrenmesindi. Saadet Teyze’nin bile isteye altını ıslattığı günler oluyordu. Nuran da az değildi. Kadının utandığını bile bile söylenirdi. Kendisi sekiz yaşındayken, yatağı ıslatmayı bırakmadığı için ona söylenildiği gibi o da yetmişine merdiven dayamış annesine söyleniyordu. “Ah ama anne ya, kaç kere konuştuk hala aynı! Uyanıkken bana haber versen, seni hemen banyoya götürsem.” Hafta içleri bakıcı bakarken yatak, çarşaf batmıyordu. Sadece hafta sonları veya akşamları, anne kız birlikteyken. Birbirlerinden habersiz günler günleri kovalıyordu. İki kadının da zihni hayallere gebeydi ama doğum yapamıyorlardı.
Nuran her gece aynı rüyayı görüyordu. Gözleri yarı açık, yarı kapalı uyanmaya çalıştığı ilk üç saniye oda kır bahçesi gibi kokuyordu. Beş saniye sonra ise kalbindeki damarlar suçluluktan ezilmeye başlıyordu. Gözleri açık, tavana dikili, projeksiyon tavanda renkleri birleştiriyor. Halatları çürümüş, derme çatma bir köprünün üstünde kendini görüyor. Karşıya geçmek için hevesli ama ağır bedeninin izin vermeyeceğini biliyor. Halatlar onu taşıyamayacak, uçurumun dibini boylayacak. Derken bir melodi çalınıyor kulağına. Kuş cıvıltıları. Yasemin kokusu yükseliyor. Karşıdan biri Nuran’a sesleniyor. Zindanın kapısı açılıyor. Halatlar demire dönüyor. Nuran yürüyor. Nuran koşuyor. Nuran karşıya varıyor. Elinde parşömen kâğıdı tutan dev, gür sesiyle “Fermanını okumaya geldim, ödenecek kefaretin yoktur.” diyor. Nuran’ın gönlüne bir ferahlık düşüyor. Derken Nuran uyanıyor ve kendini çimdikliyordu. Kendine kızıyordu. Rüyayı lanetliyordu. Yeni günde kahvaltı hazırlamak için mutfağın yolunu tutuyordu.
Yorumlar
Yorum Gönder