TALİH KUŞU
Mürvet Hanım ve Salih Bey, Sevinç Apartman’ın ikinci katında bulunan evlerinin balkonlarında oturuyorlardı. Ankara sıcak bir yaz geçiriyordu. Biraz olsun serinleyebilmek için, pembe çiçekli masa örtüsünün üzerinde her daim bir limonata sürahisi dururdu. İçine atılan buzlar ise dakikasında erirdi. Salih Bey elinden yıllardır düşürmediği bulmacasında “Kör” açıklamasının karşısına üç harfli “Ama” kelimesini yerleştirirken homurdandı.
- Yıllar oldu şu bulmacalar hep aynı kelimeleri, aynı eş anlamlıları ile soruyorlar.
Mürvet Hanım sessizliğini korudu. Bilirdi ki, Salih Bey kendi kendine söylenmekten keyif alırdı. Bazen televizyona, bazen siyasilere, bazen kapının önünde koşturan çocuklara söylenirdi. Söylenirken kendini dolduruşa getirir, kimsenin ona vermediği hakkı, o, kendi kendine verirdi. Kapıda oynayan çocukları seyre daldı Mürvet Hanım. Bağırış çağırış top oynuyorlar, arada bir birbirlerine ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı. Üç çocuk anasıydı, bilirdi erkek çocuklarının ne kadar zor olduğunu. Üstlerine titrediği oğulları da gün gelmiş birileri ile kavga etmişti. Kıllarına zarar gelecek diye korkusundan uyuyamadığı günler az mıydı? Şimdi boyunca torunları olmuş olsa ne değişir? Gene uyuyamıyordu Mürvet Hanım. Koca adam olmaları, iş güç sahibi olmaları bir şey değiştirmiyordu. Her gün seslerini duymak istiyordu. Kimseye bir zarar gelmediğinden emin olmak, sıhhatlerinin yerinde olduğunu bilmek istiyordu. En büyük oğlu, yıllar evvel yurtdışına gitmiş, bir daha da dönmemişti. Ortanca oğlu da, abisinin peşinden, kurulu düzene gitmişti. Uzakta da olsalar, yan yana oldukları için içi biraz olsun rahatlıyordu. Ama en küçük oğlan, bir başına İstanbul’a gitmişti. “O şehir tehlikelerle dolu oğlum, yapma etme” dediyse de vazgeçirememişti. “Deli akar Salim’in kanı.” derdi konu komşuya. “Dinletemedim kendimi, gitti o kabus şehre, ne buluyorsa hiç anlamam. Vardır bir hikmeti dedik bekledik, sonra ortaya çıktı bizimkinin derdi; küçük gelin ile tanıştık.” Tam altı gündür telefon etmemişti Salim. Mürvet Hanım gururu ile telaşı arasında sıkışıp kalmıştı. Küçük oğlan azarı kaymıştı anasına. “Her gün her gün arama anne. Zaten yüz tane işle boğuşuyorum ben burada. Kim kiminle her gün konuşuyor? “ “Ama oğlum ya bir şey gelse başına?” “Bana bir şey olursa sana haberi gelir.” İçi acımıştı Mürvet Hanım’ın da susmuştu gene de. Telefonu kapattığında tam üç saat ağladı. Salih Bey eve geldiğinde karısının gözlerini şiş görünce korkmuş, telaşa kapılmıştı. Olanları dinleyince bir de o kızmıştı Mürvet Hanım’a. “Telaşe memuru seni, sen bunları takma kafana. Koy iki tek, karşılıklı içelim.” demişti.
Bir yandan bunları düşünürken, bir yandan da gazetenin sayfalarına dalgın dalgın bakınıyordu. Salih Bey fark etti hanımının melankolisini:
- Noldu Mürvet Hanım, batırdın mı gemileri?
Mürvet hanım’ın suratında muzip bir gülümseme yayılmıştı.
- Gemi batırmıyorum, gemi alıyorum Salih Bey.
- Hayrola?
Gazetenin yedinci sayfasında gördüğü milli piyango haberinden gözlerini ayıran Mürvet Hanım, açtığı konu ile Salih Bey’in de ilgisini çekmişti. Uzunca bir süre hayallere daldılar. Böylesi büyük bir ikramiye kazanma ihtimalinin hayali de büyük olur. Saatlerce konuştular. Hayaller önce tatlı geldi tabii. Ortak payda çoktu. Çocuklara para gönderilecek, torunların tüm eğitim masrafları karşılanacak, yardım kuruluşlarına bağışlar yapılacak.
- Ayvalık’ta ev isterim ben. Sıkıldım bu Ankara sıcağından da soğuğunda da.
- Ayvalık değil de Çanakkale yakınından alalım. Hem İstanbul’a yakın oluruz, Salimler de çocuklar ile atlar gelirler yanımıza.
- Yok hanım, gelmezler. Geleceklerse Ayvalık’a gelsinler. Altlarında araba, para desen veriyoruz ya, alsın uçak biletini gelsin.
- O zaman kalan para ile toruna araba alalım, zaten reşit olacak seneye. Anası babası gelmese de, kardeşlerini de alır gelir yanımıza.
- Ben niye alayım? Arabasını da babası alsın. Ayvalık’ta ev isterim ben.
- Gitmem ben Ayvalık’a.
- Giderim ben de bir başıma!
- Gidersen git, acından da ölürsün orada. Önüne bir kap yemek koyacak kadın olmayınca!
- Param olacak, tutarım bir kadın, yapar yemeğimi.
- Oh oh Salih bey! Oldu olacak karı diye de al onu koynuna!
- Ayvalık değil de Çanakkale yakınından alalım. Hem İstanbul’a yakın oluruz, Salimler de çocuklar ile atlar gelirler yanımıza.
- Yok hanım, gelmezler. Geleceklerse Ayvalık’a gelsinler. Altlarında araba, para desen veriyoruz ya, alsın uçak biletini gelsin.
- O zaman kalan para ile toruna araba alalım, zaten reşit olacak seneye. Anası babası gelmese de, kardeşlerini de alır gelir yanımıza.
- Ben niye alayım? Arabasını da babası alsın. Ayvalık’ta ev isterim ben.
- Gitmem ben Ayvalık’a.
- Giderim ben de bir başıma!
- Gidersen git, acından da ölürsün orada. Önüne bir kap yemek koyacak kadın olmayınca!
- Param olacak, tutarım bir kadın, yapar yemeğimi.
- Oh oh Salih bey! Oldu olacak karı diye de al onu koynuna!
İşte böyle döndü hayaller, kaosa. O yaz sıcağında, çocukları tatildeyken, onlar oturdu Ankara’daki evlerinin balkonunda. Karşılıklı. Hiç konuşmadan.
Tam üç hafta sonra, masanın üzerinde duran bulmaca ile gazete arasına tepeden kahverengi, beyaz karışımı bir şey düştü.
- Hah Mürvet Hanım bizim başımıza konacak Talih Kuşu da anca böyle olur.
İkisi de hallerine saatlerce güldü.
Yorumlar
Yorum Gönder