Almadan Gelme


Babannakkaş Sokağı’nda bulunan Aziziye Apartmanı’nda neredeyse tüm daireler deniz manzaralıydı. On altı daireden sadece dördü, kara tarafına bakardı. Mümtaz Efendi’nin payına da bu dört daireden en küçüğü düşmüştü. Giriş katındaki bu daire eskiden, zengin apartman sakinlerinin çocuklarının bisikletlerine bakıcılık yapmış bir depoydu. Tam yedi yıl önce, Çorlu’daki köyünden İstanbul’a göç eden Mümtaz Efendi, köydeki ahbapları vesilesiyle apartman yöneticisi ile tanışmış ve kir pas içindeki dört duvarı kendince bir yuvaya çevirmişti. Abisi çocukları ile beraber, kırk yılda bir ziyaretine geldiklerinde, evde oturacak yer bulamadıklarından, arka bahçedeki kamelyada toplaşırlardı.

Mutfak ile salon aynı alan içindeydi. Evin tam ortasına yerleştirdiği, iki kişilik masası, Mümtaz Efendi’nin dert ortağıydı. Yemeğini burada yer, radyosunu burada dinler, biricik Asiye’sine mektuplarını bu masada yazardı. Üsküdar vapurundan inip, koşar adım eve giderken, aklında, Asiye’den gelmesini umduğu mektup vardı. Posta kutusunu kalbi pır pır ederek açtı. Her akşam eve vardığında ilk işi burayı kontrol etmekti. Dünden bugüne, kutu ağzına kadar dolmuştu. Elektrik faturası, su faturası, iki aylık birikmiş kira borcu, anasından gelen bir mektup; “Paraya sıkıştım oğlum, gözünü seveyim Muhtar ile bir de sen konuş.” “Neden bu mektupları abime göndermezsin anacığım?” diye mırıldanırken, fark etti ki başka da bir şey gelmemişti. Umudu bugün de sönmüştü.

Masasının üzerinde duran siyah kaplı defterini önüne çekti. Borçlar, gider gelir tabloları… Nasıl olmuştu da geçen ay kirayı ödemeyi unutmuştu? Hiç Mümtaz Efendi’nin yapacağı şey değildi. Hemen masanın altında duran, paslanmış metal kutuda makbuzlar olurdu. “Kontrol etsem iyi olacak.” diye geçirirken içinden, gözü, kutunun hemen üstüne koyduğu kırmızı, el örmesi çantaya takıldı. Asiye’nin mektupları! “Madem yeni mektup yok, ben de eskilerini okur, biraz olsun özlemimi bastırırım.” Onlarca, belki yüzlerce mektup vardı. Çocukluk aşkıydı Asiye. Babası vermemişti Asiye’yi Mümtaz Efendi’ye.

- Garibana verecek kız yok bende!

İkisi de günlerce ağlamıştı. 

- Beni kaçır Mümtazım. Sana varmaya hazırım. Beni de götür yanında İstanbul’a. Çamaşırlarını yıkarım. Sana çorba yaparım.
- Ailenin rızası olmazsa, ömür billah mutlu olamayız. Her şey zamanı gelince olacaktır. 
- Ah Mümtaz! Cesur olsan biraz!

Belki saatlerce mektuplara baktı. İlk mektuplardaki sevda sözleri, yerini zamanla siteme bırakmıştı.

- Korkaksın sen!
- Ne zaman alacaksın beni? Bekleyecek halim kalmadı. 
- Anam diyor ki, “Gün gelecek gözündeki yaşları başka adamlar silecek.” doğru mu bu Mümtaz?
- ….

Haklı mıydı Asiye? Masaya yumruğunu koysaydı, şu an Asiye ile karşılıklı oturmuş, sıcacık bir tarhana çorbası mı içiyor olurlardı?

Asiye’nin babası kızından uzak durmalarını, böyle bir evliliğin hiç bir zaman gerçekleşmeyeceğini söylemiş, köydeki herkese haber göndermişti: “İkisini bir arada gören, ayaklarından vursunlar, günahı boynuma.” Hal böyle olunca Mümtaz Efendi’nin anası oğluna, köyden bir kaç kız bulmuştu. Hiçbirinde bir kusur yoktu. Hatta bir tanesi neredeyse aklını çelecekti. Kömür karası gözler, upuzun siyah saçlar ve cilveli gülüşler. “Sana tam altı çocuk vermek istiyorum.” demişti. Gene de Asiye’sinden vazgeçememişti. “Hiç umut verme bu kızcağıza anacım, ondan bana karı, benden ona koca olmaz.” diye yazmıştı son mektubunda anasına.

Asiye’den gelen son mektuba baktı.

“Yan komşunun oğlu Süleyman bana talipmiş. Babam beni ona vermeye hazır. İstanbul’da müteahhatirmiş. Şimdiden onlarca gecekondu dikmiş. Apartman da dikecekmiş. Beni de pek beğenmiş. Ben daha onu görmedim. Bir kaç haftaya beni istemeye gelecekler. Ne yap et, gel. Ya da aç yolumu, ben gideyim.

     Yıllardır seni bekleyen Asiye.”

Mümtaz Efendi hemen bir mektup yazmış, muhtarın kızı Saniye’yeyi de arayıp haber yollamıştı. “Bu iş olmayacak, Saniye! Asiye ile lütfen sen de konuş. Para durumunu toparlar toparlamaz oradayım.”

“Asiyem, gül kokulum, kiraz dudaklım. Sakın ola bir delilik yapma. Maaşımı alır almaz kapındayım. Bohçanı hazır et, beni bekle. Seni benden, beni senden başka kimse sevemez bu hayatta. Ne olursun varma elin adamına. Düşüncesi bile mahvediyor beni. Mektubunu okuyunca içimde kaynayan sular, yüreğimi yaktı. Mektubuma cevap ver ki bileyim senin de beni sevdiğini. Tez vakitte oradayım bahar kokulum.
         
              Sevdalın Mümtaz.”

Aksi bu ya, fabrika bu ay maaşları iki hafta geç yatıracağını bildirmişti. Birden olmayacak düşünceler aklına düştü. “Kaç gün oldu mektubuma cevap gelmedi. Ya evlendiyse o adamla?” Ne yapıp edip ilk otobüs ile Çorlu’ya gitmeye karar verdi. “Önce abime uğrarım, biraz borç para isterim. İlk maaşımla ödemek koşuluyla!”

Kırık dökük bavuluna, bir don, bir fanila koydu. Tıraş bıçağı ve köpük fırçasını da yanına aldı. Anasına vardığında ilk iş tıraş olurdu. Asiye’nin karşısına yakışıklı çıkmak istiyordu. Bavulunu kapattı. Tam o sırada kapı çalındı. “Ben gelmeden, Asiye’m kaçtı bana.” diye düşündü, utanç ve mutluluk içinde. Kapıyı açtığında, karşısında bakkalın yeni çırağı cin göz Ali’yi gördü. Sıkılgan bakışlarla:

- Mümtaz Efendi, beni ustam gönderdi. Üç aylık birikmiş vereceğin varmış. Almadan gelme dedi.




Yorumlar

Popüler Yayınlar