KIŞ
1
Ayağında patikleri, üzerinde battaniyesi ile salondaki turuncu koltuğunda oturuyordu. Kocaman fincanındaki limonlu çayını, daktilosundan çıkartıp değiştirdiği kağıtlara dökmemeye çalışıyordu. Teknoloji ile arası iyi değildi, kalem tutmaktan nasır tutan parmakları yüzünden uğurlu kalemini de rafa kaldırmıştı. Bir süredir hikaye yazamaz olmuştu. Penceresinden izlediği hayatlar yetmiyordu, dışarı çıkıp gezmesi, eskisi gibi insanların arasına karışması gerekiyordu ama yapamıyordu. Eve hapsetmişti kendini. Market alışverişine bile gitmeyi kesmişti son zamanlarda. Koltuğundan mutfağa, mutfaktan yatağa kadar gidebiliyordu gün içerisinde. Turuncu koltuğunda tüm gününü geçirmek iyi geliyordu, dışarı çıkmadığı için kaygıları azalmıştı. Tek eksiği hikayelerinin de hayal dünyası gibi ıssızlaşmasıydı.
Daktilosunda ziyan olan beyaz kağıtlar, çöp kovasına bir bir yerleşiyordu. İki cümleden fazlasını göremeden terkediyorlardı daktiloyu. Yazdığı onca hikaye, onca roman kütüphanesinden selamlıyordu onu. Artık para da kazanamaz olmuştu yıllanmış eserlerinden. Tozlu raflarda temizlenmeyi bekleyen cisimlere dönüşmüşlerdi. Paraya ihtiyacı vardı ve bir şeyler karalaması gerekiyordu. Marketten sipariş getiren çocuk bahşiş bekliyordu. Az da olsa kullandığı elektriğin faturasını da ödemesi gerekiyordu. Yastık altından çıkardığı paralar suyunu çekmişti. Üstündeki bu baskı yüzünden kelimeler, cümleleri tamamlayamıyordu. Kimsenin okumadığı "İnsan ve Hayat" adlı dergiye gönderdiği hikayeden biraz para gelecekti, dergiyi kimse okumadığı için mutluydu. Yazdığı o hikayeyi kendisinin bile okumaya tahammülü yoktu. Artık paranın nasıl ve nereden geldiğinin önemi yoktu, çayına limon atmaktan vazgeçmek istemiyordu, hele çay içmeden geçireceği bir gün ölümden beter geçerdi.
Tık tık tık tuş sesleri kafasının içindeki sıkıntılı düşünceleri kovalamaya başladı. Tam tamına 4 sayfa yazı yazmıştı. Çayını tazelemek için mutfağa kadar yürüdü. Demi biten demliğe biraz daha kaynamış su ekledi. Dünden kalan kuru ekmeklerden biraz atıştırıp, koltuğuna geri döndüğü esnada ev telefonu çaldı. Açmayı reddediyordu, telefon susmaktan vazgeçmiyordu. Yavaşça telefona doğru yürüdü, susmasını umut ederek. Ahizeyi kaldırdığında kendini başarısızlığa uğramış gibi hissediyordu.
"Merhaba ben Menekşe, sizin ile "Kış" adlı kitabınız hakkında görüşmek istiyordum."
"......"
Bir müddet ne diyeceğini bilemedi. Menekşe kimdi, telefon numarasını nereden bulmuştu, neredeyse hiç satılmadan raflardan kaldıran, 12 sene önce yazdığı o roman hakkında konuşmak da nereden çıkmıştı. Bu roman yüzünden etrafındaki herkesi kaybetmişti. Ne yakınları ne de toplum bu kurguya hazırdı ve bir ay içinde tüm kitabevlerinden toplatılmıştı. Kendisini tekrar yazar camiasına kabul ettirmek için çok uğraş vermiş, hiç muhattap olmayacağı insanlarla bitmek bilmeyen uzun sohbetlere katılmak zorunda kalmıştı. Dostları ise onu bir daha kabullenemedi, ne yaparsa yapsın kendisini affettiremedi. Hatalı olduğunu da düşünmüyordu ya tek istediği eskisi gibi beraber anılar biriktirebilmekti. Kendini kısıtlanmış hissettiği o yılları ona hatırlatan bu kadın kimdi, bilmiyor, tahmin bile edemiyordu. Kalbinin sıkıştığını hissetti ve hiçbir şey demeden telefonu kapattı.
2
Anahtarı nereye koyduğunu bir türlü bulamıyordu. Bakmadığı çekmece kalmamıştı. Üç gündür üstünden çıkaramadığı montunun cebinde de yoktu, masanın üzerinde de. Cinnet geçirmek üzereydi, nereye koyduğunu bir türlü hatırlayamadı, kapıyı çekip çıkmaya, eve girerken de çilingir çağırmaya karar vermişti. Kapıdan çıkmak için ayakkabılarını giyerken anahtarın kapının üstünde olduğunu fark etti. Suratına sinir ile neşe arasında gidip gelen bir gülücük oturdu. Tüm gece uyumamıştı, içtiği filtre kahveler kalbinde çarpıntı yapmaya başlamıştı ve sıkıştığını hissediyordu. Derin bir nefes aldı, uzun bir gün olacaktı. Yüzleşmesi gereken bir çok olay vardı ve içten içe tüm bunlardan nasıl kaçabileceğinin planlarını yaparken buluyordu kendini. Tam kapıdan çıkacakken geri döndü, botlarını çıkarmaya üşendiği için ayakkabıları ile evin içine girdi ve kumbarasından biraz bozukluk çaldı. Titiz ruhu acı çekiyordu, girdiği onca tuvaleti ve üzerine basıp geçtiği balgamları düşündü. Evi temizletmek için bir an önce biri ile anlaşmalıydı ama ilk olarak evine bir yabancıyı davet edebileceği ferah zamanlara erişmesi gerekiyordu.
İki gündür kahveden başka bir şey girmemişti midesine. Enerji toplaması gerektiğini düşünerek, dilim pizza yemek için köşedeki pizzacıya girdi. Cebindeki bozukluklar ile iki dilim pizza aldı. Doymadığı için üçüncü dilimi isterken tek düşündüğü, astarının yüzünden pahalıya geldiği oldu. Bu aralar cebinde akrep olması gerekliydi. Birikimi dışında bir şeyi kalmamıştı. İşe girebilecek ve para kazanabilecek zamanı yoktu. Yıllardır kapısını arşınladığı sahafa verebileceği bir serveti vardı ama bunu aklından bile geçirmezdi. Tüplü televizyonu satmaya çalıştığında hurdacı para vermek yerine taşıması için üstüne para almayı teklif etmişti. Ne salak adam diye düşündü, az bir zaman sonra antika olacak çok değerli bir şeyi ona cüzi miktarda paraya satmayı göze almış beş parasız bir kadın vardı karşısında. Bu teklifi nasıl reddettiğine aklı ermiyordu. Yetmezmiş gibi plastik su ısıtıcısının da para etmeyeceğini söylemişti. Pizzaları hızla midesine indirdi, hamur olan pizzalar midesinin sağ tarafına doğru yerleşti. Hazımsızlık sorununun tüm gün ona eşlik edeceği belliydi. Otobüse binmek yerine yürümeye başladı. Temiz hava rahatlatıyor ve zihnini açmasına yardım ediyordu. Kafasındaki düşünceler bin parçalı puzzle gibiydi ve hayatında hiç puzzle oynamamıştı.
Kafasını kocaman gösteren kulaklıklarını taktı, Wolf çalmaya başladı. Ormanda yaşamak istiyordu ya da bir okyanus kenarında. Müzik ile dans etmek, tuzlu suda yıkanmak, sadece kahkahaların çığlığa dönüştüğü ütopik bir dünyada var olmak istiyordu. Onun yerine kaldırımda omzuna çarpan, ayağına basan bir sürü insanla sıkıştığı bu dünyada yok oluyordu. Gözlerini kör eden bu kaos yetmezmiş gibi şimdi önünde konuşması gereken bir Basilisk vardı. Nasıl yapacağını bilmiyor kimseden yardım isteyemiyordu. Küçükken uzaylıların onu alıp gezegenlerine götürdüğünü hayal ederdi. Seçilmiş olduğu için onu aralarına aldıklarını ve mesih olup uzaylılar ile dünyalılar arasında birleştirici güç olacağına inanırdı. Güçlerini birleştiren uzaylılar ve dünyalılar tüm evrene barış getirecekti. Beraber uzayda yolculuk yapacak, Fransa sahillerinde beraber güneşleneceklerdi. Belli ki çocukluğundaki hayal gücünden yardım istemeliydi. Zaman geçtikçe körelmişti, akşam kalorifer mi yaksam polar pijamalarımı mı giysem gibi düşünceler zımparalıyordu.
Kırk üç dakikalık bir yürüyüşten sonra ilk durağına vardı. Derme çatma bir apartmanın kapısının önünde durup hangi zile basması gerektiğini düşündü. Apartman girişinden gelen küflenmiş ekmek kokusu ismi hatırlamasına yardım etmiyordu. İsmi not aldığı kağıdı nereye koyduğunu düşündü ceplerini karıştırırken. Yahya Konuk, Şemsi Vargın, Zülüf Kemal, Hafize Kördüğüm hiç biri tanıdık gelmiyordu. Doğru adreste olmayı umut ederek dört numaralı zili çaldı. Kim olduğu sorulmadan kapı açıldı, yukarı çıkmaya çekiniyordu. En azından "Kim o?" diyen bir ses duyup biraz olsun ses analizi yapabilmeyi ummuştu. Kapıyı itip açtı, dört numara her katta iki daire olan apartmanın kot birine denk geliyor olmalıydı. Merdivenlerden aşağı inerken açık kapıdan kimin baktığını görmeye çalıştı. Kapının önüne gidene kadar başarılı olamadığı bu girişimi sonuçsuz kalmıştı.
"Merhaba, ben Menekşe, bir yıl önce aşağıdaki sokakta kapanan bakkalın sahibini arıyordum." dedi karşında ona boş boş bakan yaşlıca kadına. Kadın o kadar boş bakıyordu ki daha önce hayatında saçlarını sağ tarafını kazıtan bir kadın görmediği çok belliydi.
"Kimdir ki o ben ne bileyim de benim zilime ne bastın, amcam mıdır dayım mıdır, ne bileyim" deyiverdi boş bakan gözlerine yargılayan bakışları yerleştirerek.
"Bu apartmanda oturduğunu söylemişlerdi. Bakkalı olan bir komşunuz var mı?"
"Git muhtara sor ben ne bileyim, ben muhtar mıyım?" dedi ve kapıyı Menekşe'nin gülümseyen suratına kapattı.
Apartmanın içindeyken bir kaç daireyi daha ziyaret etmek geçti aklından ama hevesi o kadar hızla uzaklaşmıştı ki yakalayamadı. Yaşlı kadının ellerini düşündü, içerde birini mi doğruyordu acaba? Sadece domates de kesiyor olabilirdi. Koku ve düşünceler birleşince mide bulantısı hissetti. Kendini dışarı attı ve esnaftan yardım istemenin daha akıllıca olacağına karar verdi. Hemen alt sokakta bulunan berbere girdi, aynı soruyu tekrarladı ama berber daha yeni gelmişti ve Menekşe' nin neyden bahsettiğini bilmiyordu. Bakkalın bulunduğu yerin hemen karşısındaki market çalışanlarının da bir şeyden haberi yoktu. Market çalışanları suçlu bakışlar fırlattılar bakkal kelimesinin önüne yerleşen kapanan sıfatını duyduklarında. Bir kaç dükkan gezdikten sonra girdiği terzi dükkanı yüzüne gülmüştü.
"Buralarda arama, bulamazsın Cihangir Efendi'yi." dedi ve kağıda bambaşka bir adres yazıp eline tutuşturdu.
Adreste farklı bir şehir vardı ve bugün yolculuk yapamayacak kadar yorgundu. Tabana kuvvet evinin yolunu tuttu. Bir ekmek alıp evine, eskimiş belgelerinin arasına döndü.
3
1978 kışıydı. O kış çok soğuk geçmişti. Parmak uçlarını hissetmeden geçen günlerde, bir şeyler yazmak çok zor oluyordu. Ağzından çıkan duman ile, kahvesinden yayılan duman birbirine giriyor, gözlük camlarına yayılıp görmesine engel oluyordu. Görecek bir şey de yoktu, önünde duran boş kağıtlardan başka. Yerlerini ezbere bildiği daktilosunun klavyesine bakmasına gerek yoktu. Hangi harfe basması gerektiğini bilmiyor, artık hissedemiyordu. Kafasındaki kelimeler ile oynuyor ama onları doğru yerlere oturtamıyordu.
İlk romanın üstünden üç yıl geçmişti ve bu süre zarfında yayınevi ile ilgili büyük problemler yaşamıştı. Hiç beklemediği bir şekilde ilk romanı büyük bir kitleye ulaşmış, büyük insanlar ile anlaşmalara varılmış, büyük paralar kazanmıştı. İkinci bir kitap için anlaşma yapmaması gerektiğini iş işten geçtikten sonra farketmişti. Üstündeki baskı yüzünden elleri bağlanmış, düşüncelerine kilit vurulmuştu. Tek bildiği beklentiyi karşılamak için bir kaç yüz sayfalık bir roman daha yazması gerektiğiydi. Tam da bu yüzden gelmişti bu soğuk, uzak yere. Şehirden kopması, uzaklaşması gerekiyordu. Mengen'de bulduğu bu evin üç aylık kirasını peşin olarak ödemişti. Yirmi gündür burdaydı ama hala kendini toparlayamamıştı.
Evin inanılmaz bir manzarası vardı. Çatı katına, pencerenin önüne kurmuştu çalışma masasını. Her yer karlarla kaplıydı, uçsuz bucaksız bir orman manzarası vardı önünde. Ağaçlar karlar ile kaplanmış, sis çevreyi ele geçirmişti. Manzaranın ona ilham getireceğini düşünmüş ama yanılmıştı. Tek düşünebildiği, beyazın tüm pisliği nasıl güzel örttüğüydü.
Her gün saat 9'da kalkıyor, kendine güzel bir kahvaltı hazırlıyordu. Plak çalarına The Rolling Stones'un plağını yerleştiriyor, şömineye biraz daha odun koyuyor, içeriyi iyice ısıtıyordu. Evin içi ısındığı zaman üstünden battaniyesini atıp, masasının başına geçebiliyordu. Sonrası boşluk. Bir sayfa bile yazı yazamadan geçirdiği günler yüzünden iyice çöken ruh durumuna iyi gelebilecek yürüyüşler planlıyor ama sonrasında evden çıkmaktan vazgeçerek bir kahve daha koyuyordu kendine. Ancak bir ayı tamamladıktan sonra kendini dışarı atabildi. Soğuk daha da artmış, kar diz boyunu geçmişti. Kendini dışarda çok iyi hissediyordu. Soğuk ve beyaz Cihangir’e iyi gelmişti. Saatlerce yürüyor, etrafı keşfediyor, hayallere dalıyordu. Bazen saatlerce ortadan kaybolduğu oluyor, ev yardımcısı onun için telaşlanmaya başladığı sıralarda geri dönüyordu.
26 Aralık 1978, Cihangir'in yirmi yedinci yaş günüydü. O gün eve geri dönmemişti. Yardımcıları tam iki gün boyunca her yerde onu aradılar ve iki gün sonra hiç bir şey olmamışçasına eve girdi, kimseye bir açıklama yapmadan, çatı katındaki çalışma masasına oturdu. Üzerindeki kıyafetler ona ait değildi. Pantolon belinden düşüyor, kazak ise belini açıkta bırakıyordu. Kıyafetler gibi o da değişmişti sanki. Artık o eski adam değildi. Gülümsemiyor, gözlerinden kaygı okunuyordu. Elleri pislik içindeydi, yüzlerce kere yıkadığı halde tırnaklarındaki pislikler geçmedi.
Her ne olduysa iyi gelmişti ona, daktilo sesleri bir daha hiç durmadı, kağıtlar tükenene kadar yazdı. Karanlık ve ürkütücü cümlelerin ardı arkası kesilmiyordu. Kendini durduramıyor, yardımcılar ile hiç konuşmuyor, yayınevinden gelen mektuplara bile cevap atmıyordu. Son iki ayını neredeyse hiç konuşmadan, romanını yazarak geçirdi. Evden dışarı bir daha çıkmadı. Arada bir balkona çıkıp temiz hava alıyor, sonra kalbi sıkışarak içeriye geri dönüyordu.
Şubat 1979’da eşyalarını topladı, eve dönmeye hazırdı. Arkasına bile bakmadan , o eski püskü, küçük kazağı bavuluna koyarak orayı terk etti.
4
Telefon susmak bilmiyordu. Fişini çekmeyi düşündüyse de merakına yenik düştü. Biraz önce adının Menekşe olduğunu söyleyen kızın suratına kapattığı avizeyi tekrardan kaldırıp, heyecandan kızarmış kulağına götürdü.
"Merhaba, az önce sanırım hat düştü, ben Menekşe, sizinle görüşmek istediğim bir konu vardı, müsait misiniz?"
Konuşmaya çalışıyordu ama dili damağından ayrılmıyordu, yutkunamıyordu, ağzı kupkuruydu. Hızlıca düşünmeye başladı, kim olabilirdi bu kadın. Genç bir sesti, heyecanlı bir ses. Belki edebiyat bölümündeydi ve tez yazacaktı. Türkiye'de, Cihangir'den daha iyi ve daha kompleks bir edebiyatçı yoktu incelenebilecek. Uzun süren sessizliğini bu kadın sayesinde bozabilirdi. Bunca zaman sadece günlüklerine işlediği nefreti, yapılması muhtemel röportaj sayesinde dostlarına haykırabilirdi. Dili damağından çözülsün diye, ahizeyi kenara koyup, mutfakta demleyeme bıraktığı çaydanlıktan bardağına biraz çay döktü. Hızlıca bir kaç yudum aldı, dili damağından çözülürken uzun bir süre acısını unutamayacağı birinci derece bir yanığa sahip olmuştu. Mutfaktan salona giderken, koridordaki aynada, acıyan dili yüzünden buruşmuş suratını ve çatılan kaşlarını gördü. Telefondan sesler geliyordu.
"Sesimi duyuyor musunuz? Merhabaa, Cihangir Beeeyy! Orada mısınızz?"
Derin bir nefesle beraber, telefonu eline aldı.
"Evet, buyrun, ne istiyorsunuz?" kaba mı konuştum diye düşünüyordu karşı tarafın cevap vermesini beklerken.
"Sonunda size ulaşabildiğim için ne kadar mutluyum anlatamam! Uzun bir süredir size ulaşmaya çalışıyorum, bir sürü macera yaşadım, bir sürü selamımım var size iletilecek."
Cihangir içinde tutamadığı bir öfke bulutuna teslim olmak üzereydi. Bir sürü kişiden selam getirdiğine göre pek çok yerde ve pek çok kişiyle münasebete girmiş, dedikodusunu yapmış olmalıydı. Ne güzel her şey unutulmuş, Cihangir bir köşede sessizce yalnızlığını yaşamaya alışmıştı. Bu kadın her kimse tekrardan insanların aklına, yıllar önce yaşanan olayları getirmiş, tekrar onun hakkında konuşmak için onlara fırsat vermişti. Ne de çok severdi insanlar başkaları hakkında konuşmayı. Hele bir de bir insan hata yapmaya görsün, o zaman onu yerin dibine sokmak insanoğlunun en büyük hakkıdır, alakası ve bilgisi olmasına gerek olmaksızın, ağzına geleni söylemekte de serbesttirler. Zamanında tüm bu düşünceler yüzünden men etmişti kendini toplu yaşam alanlarından, sırf bu düşünceler yüzünden kalemi kıpırdamaz olmuştu. İnsanların ağzı torba değildi ki büzesindi!
"İsmim Menekşe demiştiniz değil mi?"
"Evet, ben Menekşe" sesinde heyecan ve gurur vardı.
"Bak evladım, beni nerden buldun ve beni bulmak için neden bunca zahmete dayandın bilmiyorum ama seni dinleyecek vaktim pek yok, oldukça yoğun bir dönemden geçiyorum. Senin derdin her neyse lütfen zahmet edip de peşimde koşma."
"Ben zaten sizinle telefonda görüşmek istemiyorum, yanlış anlayabileceğinizden korktuğum için yüz yüze görüşmek için harcamıştım bütün eforumu. Artık İstanbul'da yaşamadığınızı öğrendim. Mengen'e geldim ancak bana verilen adres sanırım doğru değil, çat kapı gelmeyi planlamıştım ama planlarım suya düştü, benimle bir kahve içmek ister misiniz diye sormak istemiştim." sesindeki güven veren o heyecan duygusunu bir an bile düşürmedi Menekşe.
Kalkmış Mengen'e gelmiş. Çat kapı yapacakmış. Cihangir, içinde büyüyen merak duygusuna engel olamıyordu. Mengen'e 8 yıl önce taşınmıştı ve bunu bir tek Hacı Murat biliyordu. Demek bu kızcağız Hacı Murat'a ulaşmıştı. Çaresiz kalmışçasına teklifini kabul etti.
"Madem buraya kadar geldin, elin boş git istemem. Yarın saat 15:00' de evime gelebilirsin. Şirinyazı Göleti'nin orada oturuyorum. Şehir merkezinden gelecekseniz, otogarın orada Çağlayan Market'te siparişlerimi getiren bir çocuk var, ona söyleyin, o sizi bana kadar getirir. Bir kaç da sipariş verecektim, boşuna gelmiş olmaz bahşiş arsızı haydut."
"Çok sevindim, çok teşekkürler, saat üç civarı markette olacağım. Canınızı sıkacak hiç bir şey sormayacağım, merak etmeyin. Yarın görüşmek üzere"
Cihangir cevap vermeden telefonu kapattı. Biriyle konuşmaya ihtiyacı olduğunu biliyordu, bu yüzden kabul etmişti bu buluşmayı. Eve bir yabancıyı alma fikrinin yarattığı korku, damarlarındaki kanla kalbine pompalanıyordu. Bütün gece tavana diktiği gözleri, düşüncelerinin ağırlığıyla sabaha karşı ancak kapandı.
Yorumlar
Yorum Gönder