ÇÖL
Tenimin üzerindeki yanık hissi artık canımı sıkmaya başlamıştı. Kendime dokunamıyordum, canım çok ama çok yanıyordu. Bedenimden ruhuma doğru yayılan, boğazıma bir ip geçirip, beni nefessiz bırakana kadar o ipi sıkan bu yaralar giderek artıyordu. Etrafta kumdan başka hiç bir şey yoktu. Ne bir canlı ne bir eşya ne de bir ruh. Ya da ben öyle sanıyordum dostlarım.
Rüzgar estikçe kumlar vücuduma çarpıyor, kulaklarımdan beynime giriyor ve tüm düşünce sistemimi çökertiyordu. Nereye kaçacağımı bilemiyordum. Zaten fiziksel acılarım beni inanılmaz derecede yavaşlatıyordu. Yürüyemiyordum. Olduğum yerde ayağa kalkıyor, tekrar tekrar yere düşüyordum. Emekleyerek bir sonraki tepeye ulaşmayı hedefliyordum. Bir sonraki tepenin ardında ne olduğunu bilmeden, bir umut, canlı herhangi biri ile karşılaşırım diye ellerimin, dizlerimin acısından bağırarak emekliyordum. Hava kararmadan kendime bir sığınak bulmalıydım. Kimden, neyden saklanmam gerektiğini bilmeden biraz olsun daha kendimi güvende hissetmek için belki de bir anne karnı arıyordum. Kendimi öldürebileceğim herhangi bir obje olsa, hiç düşünmezdim. Günlerdir burdaydım. Yemek yemeden, su içmeden geçen günlerin bir an önce bitmesinden başka bir hayalim yoktu. Üstümde bir parça kıyafet bırakmış olsalar onla kendimi boğardım ama o da yoktu işte.
Hava karardığında günler sonra bir ses duydum dostlarım. Biri daha acı çekiyordu, benim gibi biri daha vardı bu sonsuzluğun içinde. O sesi -daha kaç gün yaşardım bilmiyorum- ömrüm boyunca unutamazdım. Gırtlak kanseri olan biri şu an burada benim ile beraberdi, ele ele tutuşup buradan kurtulmanın bir yolunu bulacaktık. Hem biri ile konuşmak iyi gelecekti. Neden buradaydık? Nasıl buradan kurtulabilirdik? İhtiyacım olan sadece bir kişiydi. Onun ile beraber tüm sorunları çözecektim. Eve döndüğümde ise o hayalini kurduğum ve çok pahalı olduğu için kendime almadığım lanet viskiyi alıp yudum yudum içecektim.
Evet dostlarım, o duyduğum ses tahmin ettiğiniz gibi bir insana ait değildi. O lanet ses bana hayatımın en korkunç anlarını yaşatmak ve beni inanmadığım ruhani olaylara saplantılı hale getirmek için oradaydı. Susuzluk mu, açlık mı, acılar mı, yorgunluk mu beni yanılttı. Koca bir hayır. Tüm yaşananlar gerçekti. Bana inanın şu an size anlatmak üzere olduğum, irkilmenize sebep olacak olayların tümü yaşandı.
Sesi duyduğum an, gözlerime giren kumları, kumlu ellerim ile sildim ve o tarafa doğru yürümeye başladım. Simsiyah gökyüzü, sarı sarı parlayan kumları kömürleştirmişti. Haykırdım beni duysun diye ama cevap vermedi bağrışlarıma. Hala aynı ses tonu ile o da bağırıyordu ama ne dediği anlaşılmıyordu. Sadece onun da acı çektiğini düşünüyordum. Tüm gece onu aradım, ellerim ile boşluğu sevdim belki ona çarparım onu bulurum diye.
Güneş doğmak üzereydi ki umut ile gelen enerjim tükendi ve kendimden geçtim. Gün aydınlandığında, sesin sahibinin de etrafta bir yerde bayıldığını düşündüm. Çok uzaklaşmış olamazdı, etrafa baktım. Ucsuz bucaksız bu lanet olası yerde hala herhangi bir canlı yoktu. Sesi kafamda yarattığımı düşündüm ve çaresizce haykırmaya başladım. O günün gecesi, sonraki günün gecesi aynı şeyler olmaya devam etti. Artık ilerleyemez durumdaydım. Kumlara yapışmış bir halde ölümümü bekliyordum. Ölümümü beklediğim anda dostlarım, size anlatmaya çalıştığım ve inanmayacağınızı bildiğim o anılar yaşandı. Gün ışığı etrafı aydınlatırken tekrar o sesi duydum. Etrafıma baktım ve evet tahmin edebileceğiniz gibi kimse yoktu. Artık kendimi kandırmanın bir anlamı yoktu. Çok saygıdeğer beynim, kıvrımlarına karışan kumlar yüzünden çalışma sistemine isyankar bir hal takınmıştı belli ki. Ses yakınlaştı, kulağımın dibindeydi artık. Ne dediği anlaşılmayan böğürtüler duyuyordum, çok yakındaydı, iç kulak dış kulak nerede ne kadar zar varsa patlayacaktı. Susmasını istiyordum. Sonra dokunmaya başladı. Her santimetrekaresi acıyan vücuduma dokunmaya başladı. Ben de bağırmaya başladım, seslerimiz birbirine girdi. Ellerinin vücudumda bıraktığı izleri gördüm, kollarımda parmaklarının izi vardı, ya da uzun ince çizgiler bunlar parmak olsa gerekti. Tanrım, artık bitsin istiyordum. Tüm bedenimi ve ruhumu hızla yesin, kanlar kumlara karışsın istiyordum.
İşte dostlarım can alıcı anı geldi çattı. Cisim buldu ellerimde. Onu gördüğüm an midem ağzımdan dışarı fırladı. Kokudan nefes alamıyordum. Burnum sızladı, ellerimle burnumu kapattım, nafile, koku ağzımdaydı, gözlerimde, zihnimde. Sonra ellerini gördüm, o eller ile bana dokunduğunu düşündüm, midem tekrar hareketlendi. Tırnakları yoktu, üç parmağı vardı, avuç içleri dışa dönüktü ve avuç içlerinde büyük sarı kabartılar vardı, içi iltihap dolu kabartılar. Gözleri bomboştu, göz bebeği yoktu, göz rengi yoktu, bana baktığını hissediyordum ama gözlerini görmüyordum. Ağzı yoktu, evet ağzı yoktu, bu ses nerden çıkıyordu bilmiyorum. Burnunda akışkan bir sıvı vardı ve üstüme dökülüyordu. O kadar susuzdum ki bir an o sıvıyı içmek istedim. Ve midem tekrar beni uyandırdı. Gözlerimi kapattım ama bir şey değişmiyordu tüm iğrençliğini hala hissediyordum. Neden diye haykırdığımı hatırlıyorum. NEDEN? Beni bırakmasını istiyordum ya da öldürmesini. Bana sımsıkı sarılıp, tüm bunların geçeceğini de söyleyebilirdi. Ne kadar iğrenç olursa olsun onun varlığından güç bulduğumu hatırlıyorum. Ruhani şeyler gerçekti, iğrençti, korkunçtu ve bana güç veriyordu.
Şu an sizlere bu hikayeyi anlatabildiğime göre, o ıssız çölden ve karabasan gibi üstüme çöken o yaratıktan kurtulduğumu düşünüyorsunuz. Üzgünüm dostlarım ama kurtulamadım. Kafanızda sizin ile konuşan sesler de en az uzaylılar kadar gerçek.
Görsellere ihtiyaç duymadan o uzun blog yazılarını da kitapları da okuyan bir avuç insan hâlâ var, onlar için yazanlar da...
YanıtlaSil