KIŞ (PART III)
1978 kışıydı. O kış çok soğuk geçmişti. Parmak uçlarını hissetmeden geçen günlerde, bir şeyler yazmak çok zor oluyordu. Ağzından çıkan duman ile, kahvesinden yayılan duman birbirine giriyor, gözlük camlarına yayılıp görmesine engel oluyordu. Görecek bir şey de yoktu, önünde duran boş kağıtlardan başka. Yerlerini ezbere bildiği daktilosunun klavyesine bakmasına gerek yoktu. Hangi harfe basması gerektiğini bilmiyor, artık hissedemiyordu. Kafasındaki kelimeler ile oynuyor ama onları doğru yerlere oturtamıyordu.
İlk romanın üstünden üç yıl geçmişti ve bu süre zarfında yayınevi ile ilgili büyük problemler yaşamıştı. Hiç beklemediği bir şekilde ilk romanı büyük bir kitleye ulaşmış, büyük insanlar ile anlaşmalara varılmış, büyük paralar kazanmıştı. İkinci bir kitap için anlaşma yapmaması gerektiğini iş işten geçtikten sonra farketmişti. Üstündeki baskı yüzünden elleri bağlanmış, düşüncelerine kilit vurulmuştu. Tek bildiği beklentiyi karşılamak için bir kaç yüz sayfalık bir roman daha yazması gerektiğiydi. Tam da bu yüzden gelmişti bu soğuk, uzak yere. Şehirden kopması, uzaklaşması gerekiyordu. Mengen'de bulduğu bu evin üç aylık kirasını peşin olarak ödemişti. Yirmi gündür burdaydı ama hala kendini toparlayamamıştı.
Evin inanılmaz bir manzarası vardı. Çatı katına, pencerenin önüne kurmuştu çalışma masasını. Her yer karlarla kaplıydı, uçsuz bucaksız bir orman manzarası vardı önünde. Ağaçlar karlar ile kaplanmış, sis çevreyi ele geçirmişti. Manzaranın ona ilham getireceğini düşünmüş ama yanılmıştı. Tek düşünebildiği, beyazın tüm pisliği nasıl güzel örttüğüydü.
Her gün saat 9'da kalkıyor, kendine güzel bir kahvaltı hazırlıyordu. Plak çalarına The Rolling Stones'un plağını yerleştiriyor, şömineye biraz daha odun koyuyor, içeriyi iyice ısıtıyordu. Evin içi ısındığı zaman üstünden battaniyesini atıp, masasının başına geçebiliyordu. Sonrası boşluk. Bir sayfa bile yazı yazamadan geçirdiği günler yüzünden iyice çöken ruh durumuna iyi gelebilecek yürüyüşler planlıyor ama sonrasında evden çıkmaktan vazgeçerek bir kahve daha koyuyordu kendine. Ancak bir ayı tamamladıktan sonra kendini dışarı atabildi. Soğuk daha da artmış, kar diz boyunu geçmişti. Kendini dışarda çok iyi hissediyordu. Soğuk ve beyaz Cihangir’e iyi gelmişti. Saatlerce yürüyor, etrafı keşfediyor, hayallere dalıyordu. Bazen saatlerce ortadan kaybolduğu oluyor, ev yardımcısı onun için telaşlanmaya başladığı sıralarda geri dönüyordu.
26 Aralık 1978, Cihangir'in yirmi yedinci yaş günüydü. O gün eve geri dönmemişti. Yardımcıları tam iki gün boyunca her yerde onu aradılar ve iki gün sonra hiç bir şey olmamışçasına eve girdi, kimseye bir açıklama yapmadan, çatı katındaki çalışma masasına oturdu. Üzerindeki kıyafetler ona ait değildi. Pantolon belinden düşüyor, kazak ise belini açıkta bırakıyordu. Kıyafetler gibi o da değişmişti sanki. Artık o eski adam değildi. Gülümsemiyor, gözlerinden kaygı okunuyordu. Elleri pislik içindeydi, yüzlerce kere yıkadığı halde tırnaklarındaki pislikler geçmedi.
Her ne olduysa iyi gelmişti ona, daktilo sesleri bir daha hiç durmadı, kağıtlar tükenene kadar yazdı. Karanlık ve ürkütücü cümlelerin ardı arkası kesilmiyordu. Kendini durduramıyor, yardımcılar ile hiç konuşmuyor, yayınevinden gelen mektuplara bile cevap atmıyordu. Son iki ayını neredeyse hiç konuşmadan, romanını yazarak geçirdi. Evden dışarı bir daha çıkmadı. Arada bir balkona çıkıp temiz hava alıyor, sonra kalbi sıkışarak içeriye geri dönüyordu.
Şubat 1979’da eşyalarını topladı, eve dönmeye hazırdı. Arkasına bile bakmadan , o eski püskü, küçük kazağı bavuluna koyarak orayı terk etti.
Yorumlar
Yorum Gönder