Ölü Kokusu


Hava o kadar sıcaktı ki, etrafımdaki kimse gülümsemiyordu. Alından gözlere akan terler, kısık ve sinirli bakışlara sebebiyet veriyordu. Sokaklar buram buram kafa derisi kokuyordu. Vapura yetişmek için önce metroya yetişmesi gereken kızıl saçlı kadının koşarken terliği asfalta yapışıyordu, öyle bir sıcak. Yanlış anlaşılmasın hikaye Kuveyt'te geçmiyordu. 

Kaset çalarıma taktığım kaseti bir kaç parmak hareketi ile başa sardım. Terlemiş kulaklarıma yerleştirdiğim kulaklıklarımda Make My Day* çalıyordu. Kalabalık metronun alt geçitinde yürürken kendi klibimi çekiyordum. Saçlarım uçuşuyor, yasemin kokulu parfümüm etrafa yayılıyordu. Suratımda kocaman bir gülümseme, kaşları çatık sokak müzisyenine selam veriyordum. Üstüme üstüme gelen insanların bir önemi yoktu, mutluydum ve keyfimi hiç bir şey kaçıramazdı. Ne sıcak, ne kokuşmuş insan toplulukları. O esnada üzüldüğüm tek şey onların mutsuz olmasıydı. Gülümsemem ile ortada üzülecek bir sorun olmadığı mesajını onların kalbine iletmeye çalışıyordum. 

Adımlarım her zamanki gibi hızlıydı, ama müzik ile uyumlu ve ahenkli. Bazı adımlarda gözlerimi kapatıp müziği dinliyor, uyum içerisinde kafamı sağa, omzumu sola sonra kafamı sola, omzumu sağa oynatıyordum. Hanımefendi görüntüme yakışacak şekilde küçük tutuyordum toplum içerisindeki klip temamı. 

Son ses dinlediğim şarkının sesini bile bastıran "YETERSİZ BAKİYE" anonsu bile moralimi bozamadı. Usulca cüzdanımı açtım, akbilime on liralık bir jest yapacaktım. Sadece elli liralık bir banknot vardı. Bu kadar büyük bir jest yapmaya hazır değildim ama etrafta bu parayı bozacak da kimse yoktu. Öyle olsundu. Bugünün şerefine akbilim de mutlu olsundu. 

Tüm yazılı uyarılara rağmen, yürüyen merdivenin solunda dikilen teyzenin sırtına üç parmağımı kullanarak verdiğim bir dürtük efekti sonrası kocaman da bir gülücük fırlattım. Merdivenleri hızlı bir şekilde inerken bol paçalı, yırtmaçlı pantolonuma esen rüzgar iyice rahatlamama sebep oluyordu. Yerin yüz yirmi bir kat altına vardığımda, 8 vagonlu trenin peronu terk ederken arkasında bıraktığı rüzgar ile iyice serinledim. Alnıma iyice yapışmış bebe saçlarımı elimin tersi ile arkaya yatırdım. Biraz da boynumdan akan teri sildikten sonra, gelecek trenin getireceği yeni rüzgarı düşündüm. İşte geliyordu saatte bilmem kaç kilometre hızla. Tam o esnada sarı şeridi geçenlere kızarak ulvi görevini yerine getiren görevliye de tabii ki gülümsedim.  

Metro kapasitesinin çarpı beş katı biz, doluştuk içeriye. Cama yapışanlar, kucak kucağa oturanlar, ayakta birbirine uflayıp göz deviren insanlar ve ben. Yapış yapış olmuş elleri ile tutacaklara uzanan onca yolcuya baktım, yoga ve obsesyon sağ olsun, ellerimi hiç bir yere değdirmeden tam yedi durak gittim. Vagona girdiğim ilk andan itibaren burnumun direğini titreten kokunun nerden geldiğini düşünüyordum. Tam önünde durduğum adam da sanki bir eliyle burnunu kapıyordu. Şüpheli bakışlar fırlatarak, kollarını hafif havaya kaldırıp, kafalarını kaldırdıkları kollarının tarafına çeviren insanlar görüyordum. Herkes içten içe kendisinden şüpheleniyordu. Üç durak gitmiştik ki olaya el atmamın vaktinin geldiğini fark ettim. Sherlock Holmes kitaplarını boşuna hadım etmemiştim. O anda kafama dank etti, Holmes' un da dediği gibi, "Bir şeyi saklamanın en iyi yolu, onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır." Metronun içinde biri ölmüş ve sekiz gündür kimse fark etmemişti. Ölü adam sekiz gün boyunca Pendik - Kadıköy gidip durmuş olmalıydı. Yorgun olduğunu düşünüp onu uyandırmamış bir sürü yolcu olmuştu belli ki bu süre zarfında. Bu koku da çıkmayacaktı belli ki aylarca bu vagondan. Öldüğüne mi üzüleyim, burun deliklerimin bu üzüntüye dayanamayarak kanamasına mı? Bu işe el atıp çözebilirdim, ölü adamı ailesine, biz halkı da mis kokulu bir vagona kavuşturabilirdim. Ama nedense tüm bunları çözüme kavuşturmak için klibime ara vermek istemiyordum. 

Camdan yansıyan kendime ufak bir bakış attım, kimse görmeden de sol gözümü kapatıp açtım. Munzur bir gülümseme yayıldı bu sefer de içime. Bir kaç durak gittikten sonra gerçek kapasite sayısında insana ulaştık. Klip şarkım bitmek üzereydi, hemen kaseti çıkartıp başa sardım. Dediğim gibi neyse ki hiç bir yerden tutunmaya gerek duymayacak kadar asildim. Koltuk altları sararmış beyaz tişörtlü kadın tepemdeki kırmızı tutacağa sıkı sıkıya sarılmış beni süzüyordu. Ona gözlerimle yolladığım şefkat hissini aşıladıktan sonra bakışlarımı uzaklara dalmış gibi başka bi noktaya sabitledim. Nasıl oluyordu bilmiyorum ama o an kemerimi incelediğine yemin edebilirdim. İncelesindi. 


Metro daha Kadıköy'e varmadan kapıya doğru yöneldim. "LÜTFEN İNENLERE ÖNCELİK VERİN." anonsunu da diğer tüm anonslar gibi hiçe sayan, koltuklardan birine oturmak için kardeş katili bile olabilecek kabilenin arasında sıyrıldım. Yürüyen merdivenlere vardım, gözlerimi en tepeye diktim, upuzun uçsuz bucaksız gözüken tüm o merdivenleri tırmanırken, suratımda gülümsemem ile klibim bitmek üzereydi. Masmavi gökyüzü ufukta görünürken, derin bir nefes aldım. 


*Waldeck - Make My Day

Yorumlar

Popüler Yayınlar