Tiryaki Bulvarı - Dokuz Ay On Yedi Gün Önce

Kahve fincanımdan dumanlar çıkıyor, çalışma odamı, burnumu mest eden kokusu ile dolduruyordu. Bir kaç yudum aldım, daktilomda parmaklarımı gezdiriyordum. Arkadan hüzünlü sesi ile  Damien Rice bana eşlik ediyordu, Daktilomda asılı duran, daha tek bir kelime bile yazmadığım bembeyaz kağıdımın üzerine damlayan kahve kokusu ile kendime geldim. Çalışma masamın önündeki pencereye takıldı gözlerim. Yemyeşil arazi sanki "bana gel" diyordu. "Biraz hava al, zihnini dağıt, sonra gene oturursun o eski, mavi renkli, parmaklarında nasırlar oluşturan daktilonun başına."

Bundan tam dokuz ay on yedi gün önceydi. Korkunç bir gecenin korkunç bir sabahına uyanmıştım. Tik tak tik tak saat sesleri eşliğinde uyumaya çalıştığım her zamanki rutin gecelerimden. Uykuya dalma sürem ile uyanma anımı hesaplayıp üzüldüğüm gecelerden biri işte. Daha da panik olur, uyuyamazdım, sabahın kör ışıkları ile beraber bas bas bağıran, teknolojinin son harikası telefonumu susturmam ile küfretmeye başladığım saliselik anlar. Şiş gözlerime geçirdiğim kocaman gözlüklerim. Tüm üşengeçliğim ile dün giydiğim o siyah kotu tekrar üzerime geçirip, dün giydiğim beyaz bluzun girisini elime aldığım o uyku dolu anlar. Mutsuzluk burada başlardı, beş dakika içinde evden ayrılıp, çok uzun bir güne doğru yola çıkardım. Kendimi kaybettiğim anlar olurdu. Boks maçlarına gider, küfür eder biraz rahatlardım. Akşam eve gelip, ayaklarımı tuzla suya batırmaktı tek isteğim. Zihnim ise iki kıta arası okuduğu kitabı ve müziği kendine yeterli görürdü. Akşamına fazlasını almazdı. Kapasitesini aşan tüm o kelimeleri rafa kaldırırdı. A'dan Z'ye kitap dizini yapmak istediğim o gecenin o sabahı. Kütüphanenin tozunu almayı unuttuğum beş ay sekiz günlük o süreç. Boğazıma kaçan tüm tozlar benim cezamdı. Öksüre öksüre raflardan indirdim kitapları. Sınava girecek öğrenci gibiydim, çalışmaya başlamadan önce masamı siliyor, kalemleri kalemliklere yerleştiriyordum. Hatta üşenmeyip kalemliği yıkıyor sonra kuruluyordum. Çalışma saatimi kısaltabildiğim kadar kısaltıyordum. Bir anlamı yoktu o sınavların, bunları ne zaman yeni nesile aktaracağımızın planlarını yapmak için bir plan oluşturmalıydım. Tüm stratejileri tek tek belirlemeli, subliminal reklamlar için kanal d ile görüşmeliydim. 

Ah nasıl da yanlış hatırlıyorum diye kızdım kendime, o gecenin o sabahı tam olarak kütüphanemdeki tozları silip, kitaplarımı dizerek geçmemişti. O sabah erkenden yola koyulmuştum. Yapacak çok daha mühim işlerim vardı. Hani daktilomda duran üzerine kahve döktüğüm için yırtıp attığım kağıt parçası ile somut varlıkta aynı değerde bulunan adına para dedikleri, hayat idamesi için kazanılması şart olan bir şey vardı ya, hah tam olarak da onu kazanmak adına şiş gözlerim, siyah kotum ve üzerine ketçap dökülmüş kırmızı lekeli, gri tşörtümle çıkmıştım evden. Küçük kahve damlası döktüğüm için yırtıp attığım o kağıt çöp kutusundan bana sesleniyordu, "Tam karşında duran ağaçlara bak hadi, biraz onlar ile konuşmaya ne dersin?" Çalışma odamdaki penceremden dışarı bakmam tam olarak böyle vuku bulmuştu.

Dokuz ay on yedi gün önce o sabah, on ay on gün önceki gibiydi. Sanırım on bir ay üç gün öncesi ve on iki ay sekiz gün öncesi ile de aynıydı. Dünyanın en önemli görevini yapmak için çıkmıştım, tüm gün kaloriferleri açık olduğu halde bir türlü ısınmayan evimden. Yakıt yerine polar pijamaya para harcamaya o gün karar vermiştim. İçim üşüyordu. Yürümeye devam ettim, beremi iyice kapattım, eldivenlerimi taktım. Serçe parmağı delikti, o küçücük deliğin bu kadar rüzgar almasını aklım almıyordu, daha bir çok şeyi almadığı gibi. O gün bir şeylerin farklı olacağını biliyordum. Hislerim çok kuvvetliydi. Çamur yığının üstünden zıplayıp zaferimi kutlamak üzereyken, bastığım kaldırım, belediyenin yeteri kadar çalışmaması yüzünden zaferimi elimden aldı ve üzerime fışkırttığı çamurlarla sessiz bir kahkaha attı.

Ölümümün hep karşıdan karşıya geçerken bir anda bana çarpan bir araba yüzünden olacağını düşünmüşümdür. Gerçekleşecek bu kazanın en büyük destekçisi ise kulağıma çalınan Radiohead şarkılarıdır. Tam olarak böyledi. No Surprises sisteme karşı çıkıyor ve beni içine çekiyordu, işte dikkatimi tam bu an kaybettim, nasıl öleceğimi biliyordum. Radiohead, arabalar, kaldırımlar ve sarı ışıkta geçen, acelesi olan sistem insanları. Tüm değerler birleşmişti. Dokuz ay yirmi gün önce de on ay beş gün önce de sürekli aynı şeyleri yaptım ama dokuz ay on yedi gün önce bileşenler ilk defa bu kadar sağlam karşıma gelmişti. Kahraman, kulaklıktan müziği dinleyen olmalıydı ama olaylar öyle gelişmedi. Kulaklık bendeydi, "no alarms and no surprises, silent silent" sözler benim kulağıma çalınıyordu, ben de karşıdan karşıya geçiyordum. Gözlerini gözlerimin içine dikmiş o adam da. Gözlerimi saniyeler içinde ondan ayırdım ve kendine daha iyi markalarda kazaklar almak için acele davranan ve sarı ışıkta geçen arabanın şöförüne baktım. Gözlerimi tekrar adama çevirdiğimde belki bir belki iki saniye geçmişti. Ama orada değildi. Boylu boyunca yerde yatıyordu. Asfaltın rengi gri bluzumun üzerindeki kırmızı ketçap lekesine benzemişti. Gözleri hala açıktı, acı çekiyordu. Arabalar durmuştu, ne olduğunu bilmeyen daha arkada kalan arabaların korna sesleri kulağımı sağır etmek üzereydi, kulaklarım patlayacak sanıyordum. Kalbim çok acıyordu.

"Radiohead dinlememeliydim, benim yüzümden oldu, hayır kendine gel batıl inançlarından sıyrıl, kendini düşünmeyi bırak, üç saniye önce gözlerinin içine baktığın adamı düşün."

Kafam patlayacak gibiydi, kalbimin acısı beynimin acısı. şiş gözlerimi hiç açmasaydım o gün diye düşündüm. Çığlık atan insanlar, ambulansı aramaya çalışan kontörü bitmiş çocuklar. Kaosun sözlük tanımı buydu. Gözleri açıktı, kalbi çarpıyordu, beyni henüz işlevlerini yitirmemişti, tüm bu sesleri o da duyuyordu, hala bana bakıyordu sanki. Bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Yanına yanaştım, elleri sıcacıktı, soğuk olması gerekmiyor mu diye geçiriyordum içimden, ölmüyordu, heyecanlanmaya başlamıştım. Evet bir kaza oldu, gözleri donuk bakıyordu ama ya elleri, sıcacık elleri vardı. Kalk dedim kulağına eğilip, kalk ve balık tutmaya gidelim. Ufak bir ışık geldi gözlerine ambulans ile birlikte. Belki de onun yanan sönen sirenin yansımasıydı sadece. Ambulansa atlayıp onun ile beraber hastaneye gitmeyi istedim ama çok önemli bir ihale vardı, şirketin yolunu tutmam gerekiyordu. 

O akşam eve gittiğimde ilk işim siyah tüplü koca televizyonumu açmak oldu. Tüm kanalları taradım, haberlerde iki, maksimum üç dakika ayırdıkları kaza haberini bulmak için. Buldum, ölmemişti. İki dakikalık haber, yüz kişiden doksan yedisi zaplamıştı bile ilk on yedi saniyeden sonra. Her gün iki dakikamı onu düşünmeye ayırmaya bundan tam dokuz ay on yedi gün önce karar vermiştim. Ona ayırdığım iki dakikayı, iki saate çıkardığım gün hayatımı değiştirmeye karar verdim. Kendime iki dakika yerine iki saat ayırdığım gün her şey değişmişti.

Kahvem soğumuştu, mutfağa indim ve bir fincan kahve daha koydum kendime. Verandaya çıktım, önce temiz havayı içime çektim, gerindim ve gülümsedim. Ufak bir yürüyüş yapmak iyi gelecekti.

Yorumlar

Popüler Yayınlar