Tiryaki Bulvarı

Hızlıca bavuluna eşyalarını yerleştirdi. Bir kaç tane fazla kazak koydu, kolları yırtılmış, kırmızı kazağını üstüne giydi. Yılların getirmiş olduğu bu eski koku kazağa sinmişti ne kadar yıkasa da geçmek bilmiyordu. Bir kaç aydır giymediği koyu lacivert pantolonu giyerken zorlandı, kilo almıştı belli ki. Zorla kapattı düğmesini, bavulun fermuarını kapatmak için eğilemediğini farkettiğinde geri açtı.

Çalışma odasından gelen müzik sesleri ile salınmaya başladı. İnanılmaz mutluydu. Aynada kendine baktı. Yıllar sonra gülümsemesi hoşuna gitmeye başlamıştı. Yanakları pamuk gibiydi, gözlerinin içi kaydıraklarla dolu bir parkta dört saatini geçirmiş bir çocuk gibiydi, parlıyordu. Sonunda oldu dedi kendi kendine, başarmıştı. Evdeki eşyalara baktı, hafif bir hüzün kapladı içini. Yıllardır duvarında asılı olan çerçeveye ilişti gözleri. Çerçeveye fotoğraf bastıracak zamanı bile bulamadığı bir hayattan kurtuluyordu. Dans edecek, etrafı gezecek, yeni yemekler yapmayı öğrenecekti. İçini en çok acıtan, kütüphanesini bavuluna koyup gidememekti. İçine notlar aldığı, okurken nefret ettiği, okurken aşık olduğu, üzerinde göz yaşlarının bulunduğu, üzerinde soru işaretlerinin bulunduğu, kitap ayracı bulamayıp sayfalarını burduğu, yarım bıraktıkları, üç kere okudukları.. Kapıyı kapattığında arkasında bırakacağı en güzel anıları olacaktı. Yeni aldığı kitapları ve bir kaç defterini yanına aldı, yarım bırakılmış öykülerle dolu sayfalarına göz gezdirdi. Bu öyküler hep yarım kalacaktı. Zamanı bükemediği günlerden arda kalacaktı. Günlük yazıları, ona o dolu dolu geçirdiği boş günleri hatırlatacaktı. Hayatı robotlaştırdığı patates günleri.

Bavuluna diş fırçasını, saç fırçasını ve polaroid fotoğraf makinesini de yerleştirdi. Çantasına pasaportunu koydu, yurt dışına çıkmıyordu ama belki bir gün planları değişirdi. Kol saati takmayı bırakmıştı, duvardaki saatin pili bitmişti, telefonuna bir göz attı saate bakmak için ama saate daha bakamadan mesajlar arasında kayboldu. Bir kaç habere göz gezdirdi, saatin farkına vardığında evden çıkması için sadece 10 dakikası kalmıştı. Eşyalarını kontrol etti, evin pencerelerini ve suyun vanasını da, her şey yolundaydı. Ali'den bir mesaj geldi, o da hazırdı, 20 dakika sonra heykelin önünde buluşmak için sözleştiler. Müzik setinin fişini çekti, eşyalarını yüklendi, kapıyı çekti ve kilitledi.

Bazı anlar vardır, beynin o anları o kadar güzel saklar ki, boş bir duvara bakarak, projektörden o anlar yansıyormuşçasına tekrar yaşarsın. İşte kapıyı kilitlerken ve anahtarı paspasın altına koyduğunda bunu hissetti. Bu anı hiç unutmayacaktı.

Merdivenleri indi, elinde küçük bavulu, sırtında çantası heykele doğru yürümeye başladı. Tanrım ne kadar kalabalık, neden bu kadar insan yaratıyorsun diye düşündü. Yaptığın deneylerin doğruluğu için bu kadar çok insanı test etmen gerekiyor mu? Kavramlar çok belli değil miydi? Siyahla beyaz iyiyle kötüyü yaratmadık mı? Senin yaptığın testler de A ile Z arası dolu mu? Vasat hayatlarımızı ufacık mutluluklar bulmak için taklalar atarak geçiriyoruz. Kendine gel hadi artık özgür bırak insanları diye geçirdi içinden ve gökyüzüne bakıp göz kırptı.

Karşısından ona doğru yürüyen, kırmızı burnu ve kırmızı ponponlu beresinin uyumu içinde sarı dişlerini göstererek yanındaki kadına gülümseyen kıza baktı. Dönercide çalışan çocuk ondan hoşlanmıştı. Onu gördüğünde gözleri parladı ve asık suratı bir anda canlandı. Belki de kız arka sokakta oturuyordu ve her gün bu dönercinin önünden geçiyordu. Çocuk onu fark etmişti, peki ya kırmızı burunlu bu minik kız? Dönercide ki çocuğu fark edeceği bir gün olacak mıydı?

Düşüncelerden kurtulduğunda heykelin önüne varmıştı. Hava çok soğuktu, atkısıyla ağzını kapatmış, nefes alıp vererek ısınmaya çalışıyordu. Çok heyecanlıydı, ellerinin titremesine, kalp atışlarının hızlanmasına engel olamıyordu. Kendini sakinleştirmeye çalıştı. Ali yıllardır hayatındaydı ama şimdi onu hiç tanımıyormuş gibi hissediyordu, yepyeni bir hayata yepyeni bir insanla başlayacaktı. Evden çıkmadan önce Ali'nin ona attığı mesajı hatırlayıp gülümsedi.

"20 dakika sonra heykelin önünde buluşalım, elimde sana getireceğim jelibonlardan beni tanıyabilirsin. Ali."

Mesajda yazdığı gibi, sırtında çantası, kafasında komik beresi ve elinde jelibonlarla ona doğru yürüyordu. Yanına geldiğinde elini uzattı kendini tanıttı, gülüştüler ve sarıldılar. İkisi de oldukça heyecanlıydı. Kalp atışları, üst üste giydikleri kazak yığının üstündeki koca montlarının dışından bile duyuluyordu. Yolculuğa hazırdılar. Otobüs terminaline kadar ele ele yürüdüler.

16 saatlik uzun bir yol vardı önlerinde. Tüm kaostan kaçıyorlardı. Orada onları ne beklediğini bilmeden, daha kötüsü ne olabilir ki diyerek gidiyorlardı. Güvenceleri, geri dönüşleri olmadan. Çiftçilik yapacaktı ya da bir köy kahvesini işletecekti. Belki içinde bir sürü jelibon olan bir bakkalı olacaktı ya da bir sahafı. Hiç birine sahip değillerdi ama ulaşmak için ilk adımı atıp, 52 -53 numaralı koltuklarına huzur içinde yerleştiler. Münevver sadece yazı yazacak, Ali müzik yapacaktı, belki biraz da bilim. Uzayda neler olduğunu incelemek için çokça fırsatı olacaktı. Belki önü açık, bahçeli küçücük bir evi olur, bahçesine teleskopunu yerleştirirdi.

Otobüs hareket ettiğinde meyve suyu ve kek vermek için muavin dolaşmaya başladı. İnce bıyıkları olan 18li yaşlarında, kibar bir çocuktu. Meyveli kek ve kahve istediler. Otobüs ilerledikçe güneş açmaya başladı, sarı bozkırlar bir anda turuncuya sonra yeşile döndü. Bacak uyuşmaları ve sırt ağrıları bile umurumda değildi Münevver'in. Kelepçelerinden kurtulmuş gibi hissediyordu. Boynunda asılı duran ikişer tonluk kolyeleri çıkarmış ve hafiflemişti.

Otobüs yolculuğun ardından Ali'in bulduğu eve doğru yola koyuldular, dağların arkasında, u yollarda yürüyüp çarşıyı geçtiler, yeşil vadilere tırmanarak yürümeye devam ettiler. Münevver gördüğü manzara karşısında yanağındaki salyalarını silerek sırıtmaya başlamıştı. Ahşaptan yapılmış minik evleri.. İçeriye girdi, dağ manzaralı çalışma odasına baktı, masası tam pencerenin önündeydi.

Gelecek zamanlı bir projektör yansıması gördü. Masasında oturmuş, kahvesini yudumluyor ve hikayeler yazıyordu. Bu sefer hikayelerin bir sonu vardı. Güzel sonlar, kötü sonlar. Kafasında hikayelerinden başka kaygılar yoktu artık. Hayal gücü parmaklarından kağıtlara akıyordu. Alt kattan müzik sesleri geliyordu. Sonra Ali'in adımlarını duyuyordu. Münevver'in sırtına bir battaniye yerleştiriyor, yanağına da bir öpücük konduruyordu.

Bu yola onu çıkartan filmde duyduğu bir cümle çalındı kulağına, ne yüce kelimeler birleşip ne yüce bir cümle oluşturmuştu ve onu buralara kadar getirmeye ikna etmişti.

"Hayat, anların toplamıdır. İyi bir yazar olmak istiyorsan vasat bir hayata sahip olamazsın."
















Yorumlar